Tek Yola Doğru

12/09/2010 Pazar
Tek Yola Doğru

12 Mart için “15-16 Haziran’a cevaptır” diye yazıp söylemişizdir. Oysa, “emir komuta zinciri içindeki” muhtıra, yasal hükümet ile başındaki Demirel’e karşı verilmişti ve hem Demirel hem Ecevit muhtıranın asıl muhatabının kendileri olduğu yolunda bir atışmaya girişmişlerdi. Nitekim, şimdinin resmi tarihinde de, bu olay sivil yönetime karşı yapılmış bir darbe olarak yer aldı.

“Biz” derken anlatmak istediğim solun bir kesimi ise sadece 9 ay önce gerçekleşmiş işçi sınıfının büyük ayaklanmasına dikkat çekiyor ve düzenin bir kendini toparlama ihtiyacı içinde bulunduğuna, düzen içi bazı aktörlerin bunun biraz da ürküntüyle farkına vardıklarına işaret ediyordu.

“Biz”in kapsamını iyice daraltıp kendi kuşağıma indirgersem, 40-50 yıl kadar önce, örnek olsun, o prensin bir suikasta kurban gitmesinin birinci büyük savaşın “zahiri sebebi” olduğunu belirttikten sonra “hakiki sebep” bahsine geçerek sonradan öğreneceğimiz kavramları kullanmadan, kimileri onları da kullanarak açıklamalar yapan Tarih öğretmenlerimiz vardı liselerde. Herhangi bir araştırmaya girişmeden, dolayısıyla belli bir yanılma payını göze alarak, onlara Tarihin materyalist yorumunun dolaylı ya da doğrudan etkisi altında kalmış öğretmenler diyorum. Diyorum ve böyle yazıp giderken, nedense, onları hatırlamadan edemiyorum.

Türkiye solu oradan oldukça hızlı bir silkinişle çıkabildi. O kadar ki, aradan beş altı yıl geçmişken, dağ taş solculuk olmuş durumdaydı. Kuşkusuz, bunda, işçi sınıfının ayaklanışına cevap verenlerin hazırlıksız olmalarının, ayrıca kendi içlerindeki konsolidasyonu yeterince gerçekleştiremeyişlerinin de çok önemli etkisi vardı.

12 Eylül içinse Türkiye kapitalizminin, onun egemen sınıflarının “bir daha asla” saldırısıdır, denilebilir: “Bir daha asla görmek, duymak, yaşamak istemiyoruz” kararı/kararlılığı.

Neyi istemiyorlardı?

Birincisi, öyle mücadeleci emekçi sınıfları. İkincisi, öyle kendisine verilenle, anlatılanla, açıklananla yetinmeyen, daha ötesini araştıran öğrencilerle ve onlarla birlikte araştırıp öğrenmeye yatkın öğretmenlerle dolu, bütün bunların yanı sıra, yaşadıkları ülkeye ve topluma karşı borçluluk duyan bir üniversiteyi. Üçüncüsü, mücadele isteği ile birlikte emekçilerle dostluk içindeki öyle aydınları. Dördüncüsü, öyle bölünmüş ve bir bölmesi kendisini “halkın polisi” olarak tanımlayan polisi. Beşincisi, genç yaştaki subayları halkla, halkın içindeki siyasal ilgilerle, akımlarla, çalkantılarla yakınlaşmış bir orduyu.

Devrimin “bilim” denebilecek bir yanı varsa eğer, o bilimin ayrılmaz bir parçası olan “devrimci durum” öğretisinin gösterdiği nesnel koşulların yukarıda andığımız dönemlerden ilkinde daha tartışmaya açık, ikincisinde daha tartışmasız biçimde var olduğu bir tarih sahnesinde, devrimi gündemimize hiç alamadık. Devrimi hiç denemedik yahut denemeyi akıl edemedik, de diyebiliriz. “Ne ağzımıza, devrim kim, biz kim!” diye mi düşündük acaba? Belki de. Yanlış anlamalara yol açmayalım, kimseler düşünmedi değil. Ama işçi sınıfındaki örgütlenmesini ve emekçi kitlelerde bıraktığı güç ve saygınlık izlenimini belli düzeylere yükseltmiş bir siyasal öncünün, devrimi sınıfın ve toplumun gündemine sokması anlamında, hayır, akıl edemedik. Zaten, darbeyi yemeden önceki mücadelecilik de, esas olarak, direnme ve kendini savunma biçimindeydi nefsi müdafaadan öteye gidemiyorduk.

Karşımızdakiler açısından, “bir daha asla”ların bir bölümünün gerçek hayatta çok somut ve belirgin karşılıklar bulduğu söylenebilir. Bir kez, bir bölümü değil tümü için şunu teslim etmek gerekir: Yeterince, hatta kendilerinin bile ummadıkları kadar uzun sürmüştür. Şöyle bir istatistik vermek yetecektir: Otuzuncu yıldönümü olan bugün ülkemizde yaşayanların çok büyük bir bölümü, dörtte üçü mü, beşte dördü mü, yoksa daha mı fazlası, ömrünün en az yarısını “bir daha asla” diye harekete geçen bu düzenin ve onun gözü dönmüş bekçilerinin tasarlayıp kotardığı bir önlemler manzumesi içinde geçirmiş durumdadır. Elbette, bunların tümünü yola çıkmadan önce hazırlamış değillerdir hatta, önemli ölçüde, “kervan yolda düzülmüştür” demek bile mümkündür. Ama, sonuç olarak, eklene değişe önlemler çoğalmış ve bütünleşmiş, “12 Eylül rejimi” adlandırmasını haklı kılacak bir mantık tutarlılığına ve süre uzunluğuna ulaşmıştır.

“Bir daha asla” istemediklerinin tümüne ilişkin böyle bir başarı değerlendirmesi yapılabilir. Tek tek bakıldığında ise başarı düzeyi daha da yüksektir. Örneğin, bu ülkede gerçekten de bir daha asla bir “Pol-Der” olmayacağını söyleyebiliriz. Aşağı yukarı aynı anlama gelmek üzere, şöyle de anlatılabilir: Bir daha Pol-Der’i ortaya çıkaracak koşullar olgunlaştığında, büyük bir olasılıkla, iktidar emekçi sınıfların eline geçmiş olacaktır.

Türkiye’nin bu rejimden barış içinde çıkması mümkün olmakla birlikte, muhtemel görünmüyor. Tekrarda ne sakınca olsun: Kuşkusuz, imkânsız denemez ama barışçıl bir çıkış olasılığı pek düşüktür. Az önceki deyimi hatırlarsak, anlaşılan, yolda düzülen kervan pek dallanıp budaklanmış, ömrü uzadıkça kendisinden beslenen asalaklar da çoğalmış, palazlanmış ve örgütlenmişlerdir. Böyle bir kervanı çepeçevre kuşatarak lanetli yürüyüşünden barış içinde vazgeçirecek bir gücün yaratılması, mümkün olup olmaması bir yana, çok zaman alacak ve lanetli kervan o upuzun zamanı bu toprakları büsbütün yaşanmaz ölçüde kirletmek için kullanacaktır.

Öyle bir tarihsel anda, Türkiye solunun, elbette sosyalist solu, devrimciliğini korumakta olan solu kast ediyoruz, bu toplum için öngöreceği tek kurtuluş yolu, çaresi, seçeneği, her nasıl anlatılacaksa, sosyalizm olacaktır, ileri sosyalizmi kurmaya girişmek olacaktır. “İleri” diye bir niteleme sıfatını da eklemenin nedeni bellidir: Sosyalizm, ne kadar unutturmaya uğraşırlarsa uğraşsınlar, emekçilerin belleğinde bir yerde duruyor. Gelecekte de, o an gelip çattığında da farklı olmayacak. Ama, bellekteki bu izde, bir yığın yetersizlikle birlikte çözülüş de bulunmaya devam edecektir. “İleri” eki, onu ille de kullanmak bakımından değil, aklımızda bulundurmak bakımından gereklidir aklımızda bulundurmak ve ne demek olduğunu somutlaştırmak için. Muhtemeldir ki, yirminci yüzyıldaki sosyalizmden nasıl ve ne kadar ileri olduğunu neredeyse bir bir sayıp dökeceğiz, ama hiç böyle bir adlandırmaya gerek duymayacağız.

Yok, sosyalizmle falan bir işimiz olmayacaksa, her zaman yapılacak bir iş bulunur. Bulunuyor işte. Yüceltilecek ülkü, parlatılacak kişi, ardına takılacak akım, dümen suyuna girilecek örgüt, hepsi bulunur. Diyelim, hiçbiri bulunamadı, büsbütün işsiz kalındı. Ne beis! Türkiye kapitalizmi az buz gelişmedi artık onun da bir işsizlik sigortası var.

ÖNCEKİ YAZILARI