Tarihten bir yaprak

04/01/2019 Cuma
Tarihten bir yaprak

Şu sıralar Ankara kar altında. Ankara dediğimiz de bir ülke kadar oldu nerdeyse, nüfusça ve kapladığı alan olarak. Dolayısıyla, bizim yaşadığımız yöresinde kar kalkmamışken, başka yörelerde beyazlık bile kalmamış olabilir. Bu ayrıntının önemi yok. Başlarken, bugün ile 50 yıl öncesinin karşılaştırmalı bir hatırlanışına giriş yapmak istiyorum sadece.

Yarım yüzyıl önce bu günlerde, 1969 yılının 6 Ocak gününde de, Ankara’da hava biraz daha yumuşaktı sanki; kar ise hiç yoktu. Kendi yaşantılarımdan biliyorum. Çoktandır kentin merkezine gelmiş durumdaki bizim okulun oralar dağ başı sayılırdı, dolayısıyla dağ başları nasıl olursa öyle, ayaz olurdu, esti mi dondururdu, ama o birkaç günde o kadar soğuk olmadığını hatırlıyorum. 

Vietnam “kasabı” ya da, neydi, “celladı” namıyla maruf bir herif, o tür işlerin bulucusu diyemesek bile en son ve en acımasız temsilcisi olan bir devletin elçisi olarak ülkemize gönderilmişti. Vietnam dediysek, öyle böyle değil, yeryüzünde hiç kimsenin haklılığını tartışmadığı direnişi, ölümüne mücadelesi, sokakları çınlatan sloganlardaki şair önderi ile dünyanın her yanında insanları ayağa kaldıran, coğrafyadaki uzaklığının inadına herkese yakınlaşmış ülke…

Orada kurtuluşu için savaşan halkın ezilmesini sağlayacak her türlü şiddetin geliştirilip uygulanmasıyla görevlendirilmiş bir insanlık düşmanı, o görevini başarıyla yerine getirmiş olmalı, bu kez bizim başkentimize gönderilmişti. Bunu izleyen günlerde, rektörünün çağrısıyla ODTÜ’ye öğle yemeğine ve elbette görüşmeye gelmişti. Kendilerinin görkemli makam arabasının, az önce belirttiğim günde, dört tekeri göğe çevrilerek yakıldığı tarihe geçmiştir, bilinir. 

O tarihi izleyen günlerde öğrencilerin ürünü olan ve 2 sayı yayımlanabilen “Direniş” adlı bültende “Tutuklama kararı çıkan arkadaşlarımızdan” başlıklı bir bildiri yer almıştı. Orada kendi deyişleriyle şöyle bir “analiz” yapılıyordu: “Arabanın yanması bir olaydır. Herhangi bir olay gibi bunun da analizini yapar, çelişkilerini, etkenlerini ortaya çıkarabiliriz. Nasıl ki iki molekül hidrojen ile bir molekül oksijenin belli şartlarda birleşmesinden su oluşuyorsa, nasıl ki kâğıt kendisine gerekli ısı verildiğinde yanıyorsa, Komer’in arabası da belirli şartların bir araya gelmesi ile tahrip olmuştur. Ve nasıl ki kimya ve fizik bilimleri (…) gerekli araçları bize veriyorsa, toplum bilimleri de araba yanması olayını tahlil etme olanağını bize vermektedir.”

Öğrenciler, Robert W. Komer’in bir CIA görevlisi olduğunun, Vietnam’da halka karşı “pasifikasyon” başlığı altındaki baskı ve sindirme uygulamalarının sorumlusu olarak kendisine “hon” (işkenceci) adı verildiğinin ve Türkiye’ye gelişiyle İstanbul ve Ankara’da nasıl olaylar çıktığının herkesçe bilindiğini hatırlattıktan sonra şöyle devam ediyorlardı:

“Komer ODTÜ’ye girerse öğrenci arabasını yakar. (…) Nasıl ki 1 atmosfer basınç, 232 santigratta kâğıt tutuşursa, taş bırakırsan düşerse, öylesine kesin ve kaçınılmazdır. (…) böyle bir ziyaret bireylerin düşüncelerinde keskin bir kızgınlık yaratacaktır. Bu kızgınlık kitle bilincine, kitle eylemine dönüşünce araba da ateş alır. Böylesine kaçınılmazdır.”

Yarım yüzyıl sonra bunları yeniden okumak, ülkesiyle, halkıyla, üniversite öğrencisiyle nereden nereye geldiğimizi hatırlatmanın yanı sıra, bana birçok bakımdan ilginç geldi doğrusu. Malum, tam olarak anlayıp anlatamadığımız ya da buna vakit ve imkân bulamadığımız durumlarda bu “ilginç” sözcüğü imdada yetişiyor.

Tarihten bir yaprak çevirmenin bu ellinci yıl ile bir ilgisi var elbette. Ama bu olayla bağlantılı birkaç soruya kapı açan bir güncelliği de yok değil.

Sorulardan ilki şu: Daha sonra o zata ne oldu, ülkemizdeki elçilik görevini nasıl sürdürdü? Kısa yanıt ise “sürdüremedi” biçiminde. Kasım 1968’de atanıp aynı ayın son günlerinde önce İstanbul, ertesi gün Ankara havalimanlarına inip, daha doğrusu, protesto gösterileri nedeniyle pek de inemeyip, 3 Aralık günü Türkiye Cumhurbaşkanı’na basından gizlenen bir törenle güven mektubunu sunan o zat, yaklaşık 4 ay kadar sonra, Nisan 1969’un ilk günlerinde devleti tarafından geri çekilerek yerine meslekten bir diplomat büyükelçi olarak atandı.

O günlerde yaygın bir alışkanlık vardı; okullarda, kışlalarda, şurada burada öğretilen marşların sözleri, hatta topu topu üç beş sözcüğü değiştirilerek gösterilerde söylenirdi, kimilerimiz “yaratıcılığımız bu kadar mı sınırlı” itirazıyla homurdanır ve, mümkünse, marş mı türkü mü her neyse, söylenmekte olana katılmazdık. Galiba “Muhafız Alayı Marşı” idi onlardan biri, değiştirilerek “kar, bora, fırtına sükun bulacak/ bize Amerika bize Amerika selam duracak” diye söylenirdi. Oradaki beklenti gerçekleşmiş mi oluyordu acaba? Amerika’ya selam mı durdurmuştuk? Elbette böyle abartılı bir hamaset yersizdi; ama, emperyalist dünyanın hükümdarının her zaman her şeyi yapamayacağına ilişkin bir örnek daha ortaya çıkmıştı. Şöyle de anlatılabilir: Vietnam halkının bu işkencecisinin Türkiye’deki büyükelçilik görevi, ülkemizde ortaya konan emperyalizm karşıtlığının da etkisiyle, herhalde hiç hesapta olmayan, pek kısa ve maceralı bir geziden ibaret kalmıştı. Bu kadarını söylemekte gerçeğe aykırılık olmasa gerek.

İkinci bir soru ise tarihten çevirdiğimiz bu yaprakta bir gizli polis parmağı bulunduğuna ilişkin olarak sonradan ortaya atılmış iddialar. Aslında bu konuda çok kısa bir saptamayı yazıp geçmek yeter: İktidarı almakla sonuçlananları da dahil bütün devrimci eylemlerde, kendisini savunan kurulu düzenin yasal ve yasa dışı mekanizmalarının bütün hünerleriyle devrede olması, o eylemlerin ve devrimcilerin zaaflarından doğmuş bir rastlantı değil, zorunluluktur. Dolayısıyla, hiçbir devrimci eylem, şu ya da bu biçim ve ölçüde maruz bırakıldığı bozguncu müdahalelere göre değerlendirilip yargılanamaz.

Kapı açıldığını belirttiğim üçüncü bir soruyu, biraz şaka yollu söylenirse, “O zamanlardakine demokrasi denirse, bugünlerdekine ne dense uygundur?” biçiminde dile getirmek mümkün.  Öyle ya, koskoca ABD büyükelçisinin arabası yakılırken, rektör çağırmadığı için polis üniversiteye girememişti; şimdiyse çıktığı yok.

Yazının çok uzamaması için, üzerinde düşünülebileceğini varsayarak, sadece iki cümle yazıp bitirelim.

Hak ve özgürlükler, ancak kullanıldıkça gerçekleşir, hem de genişleyip dokunulmazlık kazanır. Birincisi bu olsun. 

Demokrasiyi basitçe “halkın yönetimi” olarak aldığımızda, onun tarihi buradaki halk sözünden anlaşılanın genişleyip daralmasının ve emekçilerin güçsüzleşip siyasal iktidarın uzağına düşmesiyle birlikte bu daralmanın maksimuma yaklaşmasının tarihidir. Bu da ikincisi.