Sosyalizmin tam zamanı

06/10/2017 Cuma
Sosyalizmin tam zamanı

Şimdi sosyalizm de nereden çıktı, sosyalizmin zamanı mı, sosyalizm mi kaldı türünden sorulara, soru değil burun kıvırmalara, küçümsemelere, kaytarmalara, kara çalmalara karşı söylenmesi, ısrarla vurgulanması, hem bu başlıkta olduğu gibi sloganlaştırılması hem yeterince ayrıntılı anlatılması gereken budur.

Tekrarında herhangi bir sakınca yok, İlker Belek’in dünkü yazısından toparlayarak aktarırsam, “Türkiye’nin sorunları (…) kapitalist düzende çözülemez. Nedeni siyasi aktörlerin kifayetsizliğinde değil. Kapitalizmin kendi yarattığı sorunları çözebilecek kapasiteye sahip olmamasında. (…) Çözüm bu düzende yok, ama düzenin dışında insani bir çözüm var: Sosyalizm. Tek olanaklı seçenek. Sorunlarımızın nedeni tepemize patron sınıfının çöreklenmiş olması. AKP patronların kesesini doldurmak, yandaşlarını patron yapmak için Barzani’yle iş tuttu, AB’nin, ABD’nin kuyruğuna takıldı, kamu kuruluşlarını özelleştirdi, çalışanların haklarını tırpanladı, Kürtlerle oynadığı “çözüm” oyununun amacı Kürt emekçilerini kendi piyasacı ve gerici düzenine ikna edebilmekti. O halde kestirmeden gideceğiz. Patron sınıfını tepemizden atmak için mücadele edeceğiz. Patron sınıfıyla derdi olmayan siyasi yapıların tamamıyla ilişkiyi keseceğiz. Aksi halde durum her bakımdan daha da kötüleşecek. Şimdiye kadar olduğu gibi. Zoru, yani kapitalist düzende reformu değil; gerçekçi, insani ve kesinlikle daha kolay olanı, yani sosyalizmi savunacağız.”

Güzel.

Madem sloganların yanı sıra yeterince ayrıntılı anlatılara da başvurmamız gerektiğini söyledik az önce, yeterliliği bir yana, biraz ayrıntıya girebiliriz. Haklı olarak bunların ayrıntı olmadığını söyleyeceklerin affına sığınarak…

Bizde düşmanların ve karşıtların kara propaganda amacıyla, bilmeyen sıradan insanlarınsa kötü niyet taşımayan bir şüphecilikle sık sık dile getirdikleri sorulardan biri şudur:   Sosyalizmi kurmak iddiasıyla iş başına gelebilecekler, bunun için kullanacak kaynak bulabilirler mi, hele içte ve dışta onca düşmanla karşılaştıklarında?

Bir yandan, kanıtlanmış bir araç olarak planlama, öte yandan, bu açıdan gerekli deneyim ile insan kaynaklarının varlığı açısından bu sorunun olumlu yanıtlanabileceğini belirterek, Sosyalist İktidar Partisi’nin girişimiyle 2001 yılında oluşturulmuş “soL Meclis”in 19 Ekim 2003’te Ankara’da düzenlediği bir sempozyuma geleceğim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ve onun eski hocalarından Aziz Köklü’nün adını taşıyan amfide düzenlenen bu sempozyum daha adıyla başlayarak bir doğrunun ve doğrulara dayanan ısrarın sayısız simgelerinden biri durumundaydı: “Sosyalist Türkiye Hangi Kaynaklarla Kalkınacak?”

Devam edeceğim de, ister istemez, iki soru geliyor aklıma. Birincisi, çok uzun süredir oralara gitmiyorum, acaba hâlâ aynı adı taşıyor mu o amfi? İkincisi, şimdi orada böyle bir toplantı yapmak mümkün olabilir mi? İlk sorunun yanıtı, büyük olasılıkla “evet”tir. İkinci soruya ise herhalde evet yanıtını verebilecek kadar iyimser bir kimse kalmamıştır.

Ne diyelim, şu ikinciye benzer sorular akılda ya da sorulduğu yerde durduğu gibi durmuyor ki, başka sorular üreterek sürüp gidiyor. Şimdi de öyle oluyor, bende oluyor en azından, okuru bilmem mümkün değil elbette. Bende olması, şöyle: Kendimi epey eski ve yaşlı bir solcu, sosyalist, komünist yerine koyuyorum bir an için, öyle olmadığımı da söylemem mümkün değil kuşkusuz, ama biraz da doğululuk özelliğimizi ekleyerek şunları mırıldandığımı aklıma düşürüyorum; düşürüyorum ve beni bir gülme tutuyor: “Ah, mirim, işte mesele burada, demokrasiyi bir ucundan yakalar gibi oluyoruz, lakin heyhat, o kadar uzak ki bizden, daha bir adım bile yaklaşmamışken, uçup gidiveriyor!”

Neyse, neyse… Çağrışımların dizginlerini koyuvermek iyidir de, çok da boş bırakırsanız, bir sağanak altında kalır, öyle bir sağanakta fazla kötülük yok ama, yapmaya uğraştığınız işi tamamlamakta zorlanırsınız.

Demek, deminki minval üzre devam edeceğiz; etmezsek, yukarıdaki hisseyi somutlaştıralım, bu yazı bitmez.

Söz konusu sempozyumda, sosyalist Türkiye’nin kalkınmasını, belki de ondan önce, ayakta durmasını sağlayacak kaynaklardan biri olarak o Türkiye’yi yaratacak uzun mücadele döneminin mirası içinde yer alan deneyimlerin ve insan kaynaklarının birinden söz eden bir bildiri sunmuştum. Türkiye İşçi Partisi’nin “burjuvazinin planına karşı emekçilerin planını” ortaya koymak iddiasıyla 1976 yılında başlayıp 1978 sonlarına doğru farklı bir noktada tamamladığı, bizim tarihimizdeki  benzersiz bir örnek olduğunu hâlâ aynı gerçekçilikle yineleyip durduğum bu çalışmadan çıkarılabilecek sonuçları sıralarken şunları da söylemişim:

“Çeyrek yüzyıl önce, muhtemel bir sosyalizm yönelimli iktidarın, hemen ilk adımda, pek de yaygın ve dolayısıyla sorunlu olmayabilecek bir kamulaştırma atılımıyla ekonominin tümünü ya da hiç değilse bütün stratejik kesimlerini tam denetim altına alabileceği ortaya çıkıyordu.”

Burada araya girip birkaç hatırlatma yapmakta yarar var. Devrimden sonra, daha açıklayıcı anlatımla, iktidarı alıp sürdürme ve bir inşa sürecine girişme sırasında, yaşamsal önem taşıyan konulardan biri, ekonominin, daha yerinde bir anlatımla, toplumsal üretim ve dağıtımın vazgeçilmez önem taşıyan kesimlerinin devrimin denetimi altına alınmasıdır. Bunun toplumsal üretimin aralıksız sürecek biçimde ve en kısa sürede denetim altına alınabilmesi gözetilerek yapılması şarttır; çünkü, aksi takdirde, geniş emekçi yığınların hayatlarını sürdürebilmeleri ciddi tehlikelerle karşılaşabilir, bu da devrimin toplumsal dayanağını ölümcül ölçülerde sarsabilir.

Devam edelim, önceki cümlede değindiğim vazgeçilmez koşulu yerine getirebilmek açısından oldukça “avantajlı” bir durumda olabileceğimizi belirtirken bunu büyük ölçüde tehlikeye atan ve git gide belirginleşen bir olumsuzlukla ilgili olarak da şunları söylemişim o bildiride: “Bugünse, benzer bir olasılıkta, uzun süre önce başlamış ve durmaksızın süreceği belli olan özelleştirme saldırısı sonunda, böyle bir ‘kolaylığın’ gündemde olmayacağı anlaşılıyor.”

Daha açık ve daha az “teknik” söyleyişle şöyle: Kamuya, halka ait kaynakların, özellikle de üretim araçları ile onları doğrudan etkileyenlerin yurt içi ve yurt dışı kökenli sermaye sahiplerine satılışı o düzeylere ulaştı ki, bundan böyle, devrimci bir kamusallaştırma atılımının önüne çıkabilecek hukuksal ve fiziksel engeller, benim dillendirdiğim on dört yıl önceki göreli, daha öncelere bakıldığında ise düpedüz gerçekçi iyimserliği büsbütün “polyannacılık” düzeyine indirdi. Artık, iktidarı aldıktan sonra, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin değişimi ve tekelleşme düzeyinin ulaştığı boyutlar göz önüne alındığında, emekçi halkın yaşamını git gide iyileştirerek sürdürebilmesi açısından zorunlu olan, üretim ve dağıtımın denetim altına alınması, diyelim, on beş yirmi yıl öncesine oranla bile daha zorlaştı; “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” çok daha büyük ölçeklerde ve hızla gerçekleştirmeyi, dolayısıyla bir yığın güçlüğü göze almayı gerektirir duruma geldi.

Bununla birlikte, habire oraya göndermede bulunduğum için okurlar kusura bakmasınlar, yine o bildiride şunu da eklemişim: “(…) bir çözüm önerisi olarak şuna değinilebilir: Yalçın Küçük Ekim 1997’deki bir yazısında değinmiş ve ben de aynı tarihlerde Sosyalist İktidar Partisi tarafından Ankara’da düzenlenen bir panelde vurgulamıştım: Kamu işletmelerinin yeni ve geçici sahiplerinin üstüne oturdukları halka ait bütün kaynakların kamulaştırılacağı ve özelleştirildikleri tarihten bu yana elde ettikleri kârların kamulaştırma bedellerinden mahsup edileceği şimdiden ilan edilebilir ve günü geldiğinde gerekli hesaplamalar yapılarak uygulanır.”

İşte bu!

Son derece hakkaniyetli ve gerçekçi bir uygulama. Böyle bir uygulama sonunda, ülkemizin ve emekçi halkımızın, aradaki süre boyunca katlanmak zorunda kaldığımız yoksulluk ve baskıyı saymazsak, “kâra geçeceğini” bile söyleyebiliriz. Bu kâr mar gibi çirkin sözlere de onlar alıştırdılar bizi, kurtulmak kolay olmuyor.

O aradaki yoksulluk ve baskı mı, onu da “hamam parası” kabul edebiliriz. Hani, bizim eski mahalle maçlarımızda açık farkla üstün gelirken, attığımız gollerin bazılarına fazla itiraz olunca söylerdik ya, öyle işte.

Yaşadıklarımızı hafife aldığımız, yapanları bağışlanabilir gördüğümüz için değil, insanlığın ve hayatın geleceğini biz savunduğumuz için. Oradan kaynaklanan bir özgüvenimiz ve inancımız olduğu için.

Yepyeni bir hayatı kurmak üzere kolları sıvarken, yalnız o zaman değil, bin bir sıkıntı ve güçlükle o başlangıca ulaşmak üzere dövüşe dövüşe yürürken de aynı soylu inadı taşıdığımız için.

Engels’in söylemekten hoşlandığı rivayet edilir ya, işte o özgüven ve şövalyeliği, yüce gönüllülüğü miras aldığımız için: “Buyurun mösyö burjuvazi, önce siz çekin silahınızı!”

ÖNCEKİ YAZILARI

Ezbere konuşmak 15/11/2019 Cuma
Karanlığın kararması 08/11/2019 Cuma
Düş müydü neydi? 25/10/2019 Cuma
Kırkyalan özdeyişleri 04/10/2019 Cuma
Evet, adaleti budur! 27/09/2019 Cuma
Bir tarihsel roman 13/09/2019 Cuma
Sıkıntının çok ötesi 06/09/2019 Cuma
Görünüm ve öz 30/08/2019 Cuma