Son ve Sonrası

31/10/2010 Pazar
Son ve Sonrası

“Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir.”

TKP’nin cumhuriyetin 87. yıldönümü vesilesiyle yayımladığı “Yaşasın Cumhuriyet!” başlığını taşıyan açıklama bu cümle ile başlıyordu.

Çok mu karamsar? Belki. Ama, buradaki yargıyı aşırı kötümser bulanların içindeki en iyimserler bile, sonun yaklaştığını, hatta hemen hemen görünür duruma geldiğini kabul edeceklerdir.

Bu konuda biraz kalem oynatmaya çalışalım.

Anayasa referandumunun 12 Eylül gününe denk gelmesi, tam anlamıyla bir rastlantı idi. Hiçbir biçimde de AkP’nin ferasetine bağlanamaz. Hatırlanacağı üzere, aslında onlar çok daha erken, tam “hamhumşaralop” bir oylama peşindeydiler Yüksek Seçim Kurulu kurallara uygun bulmayarak daha ileriye kaydırdı Pazara rastlayan 12 Eylül günü de öyle ortaya çıktı. AkP’ye akıllara ziyan bir akıl yakıştırmak isteyenler, tam o noktada devreye girip 12 Eylül’ün oylama günü olarak belirlenmesini sağladığını ileri sürebilirler elbette. Ama bizim o tür yakıştırmalardan çok uzak olmanın yanı sıra, yapanlara sinirlendiğimiz de biliniyor.

Bir rastlantı sonucu olmakla birlikte, büyük bir simgesel anlam ortaya çıktı. Herkes oylama öncesinde bundan şu ya da bu biçimde yararlanmaktan geri durmadı. Benzer kullanımlar hâlâ devam ediyor.

Böylesine yaygın bir ortaklaşmanın meydana gelmesi boşuna değildir. İki 12 Eylül günü arasında geçen otuz yılda aşağı yukarı tamamlanan bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Başlangıcı otuz yıl önceki askeri darbe idi sonlanışı yedi hafta önceki Pazar günü olmuştur. Aslında, toplumsal olaylarda bu kadar kesin başlangıç ve bitiş noktaları verilemeyeceği için, her ikisinin de azçok simgesel bir anlam taşıdığı akılda bulundurulmalıdır.

Bu sürenin yaklaşık üçte birini oluşturan son dilimi, neredeyse eksiksiz anlamıyla “büyük koalisyon” eliyle gerçekleşmiştir. Otuz yıl önce cuntacı generallerin, keşke yapsalardı, o zaman biz bu işe kalkışmazdık, diye hayıflandıkları büyük koalisyonun günümüz koşullarındaki bir örneği AkP ile AsP arasında kurulmuş ve dönüştürme işlemi önemli ölçüde tamamlanmıştır. Kuşkusuz, her koalisyonda görülmesi kaçınılmaz görüş ayrılıkları, atışmalar, hatta kapışmalar ortaya çıkmış, ama bugüne kadar gelinmiştir. “Başarıyla” diye de eklemek, gerçekçilik gereğidir.

Sürecin başlarında, “Tük-İslam Sentezi” bu dönüşümün ideolojik motoru olarak tasarlanıyordu. Daha sonra, bir evrim yaşanmış ve “ılımlı İslam”a gelinmiştir. Her ne kadar, bu sürecin o yaklaşık üçte birlik son diliminin bir numaralı siyasal figürü, “İslam’ın ılımlısı olmaz.” diyerek abartılı bir kızgınlıkla söyleniyorsa da, bunu bir yandan kendi kitlesi karşısında “popülizm” yapma zorunluluğuna, bir yandan kişisel düzeyde imanını tazeleme ihtiyacına bağlamak gerekir. Söz konusu olan, basbayağı “ılımlı” bir İslam’dır ılımlı olmayanına görünür ve görünmez koalisyon ortakları izin vermezler en azından, şimdilik.

Biraz lafı dağıtma pahasına ekleyeceğim. Bu “ılımlı İslam” sözünün birtakım uygun görsel karşılıkları bulunabilir. Sözün gelişi, bunlardan biri şudur: Görüntünün kaydedildiği yer, bundan dört beş yıl kadar önce bir sabah Ankara’dan kalkıp İstanbul’a gitmekte olan Başkent Ekspresi’nin yemekli vagonu. Görüntüyü veren, bolca sigara dumanı ve alkol kokusu dolu vagonda bir aşağı bir yukarı gidip gelen genç bir kadın. Görüntü ise şöyle: Baş, her yerde görülebildiği türden, özenle torbalanmış ve saçın tek bir teli bile görünmüyor. Pahalı eşarbın altında gizlenmiş saçların epeyce uzun olduğu, başın arkasındaki topuz benzeri uzantının büyüklüğünden anlaşılıyor. Yüzde basbayağı ustalıkla yapılmış bir makyaj. İnceltilmiş kaşlar kalemle belirginleştirilmiş. Göz kapaklarında ve kirpiklerde gayet ölçülü sürülmüş boyalar fark ediliyor. Yanaklar pembeleştirilmiş. Dudaklar, yine ölçüsü kaçırılmadan, boyanmış. Beden çizgilerini açığa çıkaracak biçimde seçilmiş giysiler, altta tam oturan bir pantolonla tamamlanıyor. Yalnız, bir ayrıntı atlanmamalı, o sıralar çok moda olan “düşük bel” bir pantolon bu demek, bazı densizlerin diliyle, “göbekler fora” modası hep beraber takip ediliyor. Burada betimlenen görüntüyü “Batıya açılan pencere” olarak anlamak gerek. Zaten, trenimiz de batıya doğru gidiyordu. İleride, doğu ekspresleri yeniden seferlere başladığında, o trenlerimizde böyle genç hanımlar belki biraz daha eski moda ve bol pantolonlarla, gerektiğinde gözleri açıkta bırakarak yüzlere çekiliverecek peçelerle görülecektir haliyle. Yeni itikadımız, en az yeni rejimimiz kadar dinamik olacaktır.

Yaşamak zorunda kaldığımız dünyada, yazıp çizmeye baştan sona ciddiyeti elden bırakmadan devam etmek mümkün olmuyor ama, görsel karşılıkları uzatıp ılımlı İslam Cumhuriyeti isteyebileceklerin sayısını artırmanın da alemi yok! Dolayısıyla, burada keselim.

Sonun da bir sonrası olacaktır elbet.

O sonraya ilişkin yine aynı kaynaklı bir başka açıklama da aynı günlere rastladı. Şöyleydi:

“Türkiye Komünist Partisi işçileri, köylüleri, aydınları, öğrencileri her ulus ve etnik kökenden yoksulları sermaye saldırılarına, işbirlikçiliğe, faşizme, AKP iktidarının zorba politikalarına karşı direnç oluşturmaya çalışan yerel odakları emeğin çıkarlarını savunan, devrimci, yurtsever, sosyalist siyasal parti ve örgütleri CEPHELEŞMEYE çağırmaktadır.”

Çağrısı yapılan oluşumun vazgeçilmezlerine ilişkin olarak da orada söylenenlerden şu kadarı yetecektir:

“Türkiye sermayeye karşı emeğin, gericiliğe karşı ilericiliğin, işbirlikçiliğe karşı yurtseverliğin, ayrımcılık ve inkarcılığa karşı eşitlikçilik ve birlikçiliğin, sağa karşı solun, karanlığa karşı aydınlığın cephesine gereksinim duymaktadır.

Eğer bugün emekçileri kuşatan, onları baskı altına alıp ülkeyi karartanların cephesi işbirlikçilik ve gericilikle tanımlanabiliyorsa faşizan uygulamalar içindeyse milliyetçilik ve ırkçılığı barındırıyorsa bu özelliklerini açık bir sınıf kimliğine borçluysa, bunun karşısında konumlanma iddiasını taşıyacak odağın şaşmaz bir anti-emperyalist duruş sergilemek, insanlığın ilerici birikimini temsil etmek ve geliştirmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak ve kendini emekçi sınıflara ait bir zeminde oluşturmaktan başka bir tercihi olamaz.”

Bunları okurken benim ilk aklıma gelen, “cephe” sözcüğüyle bağlantılı çağrışımlar oldu. Tarihimizde çok kullanılmıştır kullanmışızdır genellikle de savunmayı çağrıştırır, her zaman değilse eğer. Bugünün gerçekliğinde, savunma yönelişli bir cephenin, pek amiyane ve kestirmeden bir niteleme olmayacaksa, boşa kürek çekme anlamına geleceği söylenebilir. Bugünün ihtiyacı, madem bu sözcüğü kullanmaya devam ediyoruz, iktidar yönelişli bir cephedir. Tercihen, başka bir sözcük bulunmalıdır. “Cepheleşme” denilmesi salt bir oluşumun başlatılmasından söz edilişinden midir, yoksa değindiğim kaygılarla da ilintili midir, bilmem. Ama, daha en başta sözcüklere takılma sakıncası yaratılmadan, adlandırma üzerinde durulmaya değer.

Bu açıklamayla ilgili görüşlerine başvurulan Kemal Okuyan, soL’da okuduğumuz söyleşisinde, “ihtiyacın icadın anası” olduğunu hatırlatıyordu. Benim ilk kez 18-19 yaşlarında İktisat Tarihi okurken duyduğum bu İngiliz atasözüne göndermede bulunulması, gereken yaratıcılığın önünü açık tutmak bakımından yerindedir. Yerinden kımıldamak istemeyenlerin “icat çıkarma şimdi” dediklerini kendi dilimizden biliyoruz. İcat yaparken tutuculuktan uzak durmak vazgeçilmez olsa gerektir. Bunu başka türlü söylemeyi denersek, kırmızı çizgilerin sayısını kararında tutmak diyebiliriz.

Yurdakul Er’in bu haftaki yazısında da şu satırlar vardı: “(…) Türkiye sosyalizmindeki ana akımların bir iktidar programında anlaşması, ortaklıklar konusunda da şu liberal soysuzlar dışında ‘aşırı titiz’ davranmaması, bu ülkenin önünü açacaktır. Türkiye'yi dönüştürecek ve sol bir cumhuriyet olarak yaşamasını sağlayacak program kendisini dayatıyor.”

Biraz kırk yıl önceki yazılara benzese de bazı sözcüklerin altını çizme gereğini duydum abç parantezi koymadığıma göre, çok da benziyor sayılmaz. Ama, işaret ettiğinin önemsenmesi gerektiğini sanıyorum.

Böyle bir saf tutma, taraflaşma, yerini ve seçimini eylemli olarak belirginleştirme çağrısının ilk önemli sınav yerinin ise Haziran ayındaki genel seçimler olacağı anlaşılıyor. Şu iki hedefe ulaşılabilirse, bugüne kadar farklı örgütlerde, birbirlerinden habersiz işler yapan mücadeleciler, hiç değilse bir süre, aynı amaçla, aynı işleri hep birlikte yapmakta buluşturulabilirse, bir, yine bugüne kadar farklı partilere oy veren ya da hiç oy vermeyen emekçi ve sol seçmenler, tek ve aynı partiye oy vermeye inandırılabilirse, iki, yeterince önemli bir iş başarılmış olur. Daha önce pek yapılamadığı için mi “önemli” olur böyle bir iş? Kısmen öyle. Ama asıl önemi, bu tür bir başarının çok daha önemli işler için basamak oluşturmasından ileri gelecektir.

Hiç değilse görüş mesafesine girdiği konusunda aşağı yukarı bir görüş birliğinin oluştuğuna değindiğimiz son’un daha sonrası için, ilk ikisinin çeşitli etkenlerin değişik ağırlıklarda devreye girmesi ile birbirine çok yakınlaşarak tekleşmesi beklenebilecek, üç olasılık var: İkinci cumhuriyet, öyle olsa da olmasa da ılımlı olduğu gösterilmeye uğraşılacak İslam cumhuriyeti ve sosyalist cumhuriyet.

İçinde kendimizin de bulunduğu yorumcular-yazıcılar tarafından zaman zaman yapıldığı gibi bu olasılıklar üzerinde, her birinin hangi oranda gerçekleşebilir olduğuna da değinerek, spekülasyonlara girişmenin saçmalığı ortadadır artık. Yapılması gereken bellidir ve bunlardan akidemize uyan hangisiyse onun için uğraşmaktan ibarettir.

Yukarıda anılan çağrının gerçek hayatta bir karşılığının olabilmesi için ilk koşul, bu gerekliliğin kavranması ile yerine getirilmiş olacaktır. Ondan sonraki kritik soru ise o uğraşın hangi güce hangi hızda ulaşabileceğidir.

ÖNCEKİ YAZILARI