Mesut Odman
Sokak deyip geçmemeli
Yayın Tarihi: 22.08.2025 , 00:09 Güncelleme Tarihi: 22.08.2025 , 00:10
Bizim Mehmet Bozkurt, ölümünden bir yıl kadar önce, 10 Ekim 2021’de yazmıştı. “Tarihi cadde, bulvar ve sokak adlarından hareketle bir okuma denemesi” yaptığını ve bunu erken Cumhuriyet dönemiyle sınırlandırdığını belirtiyordu. Daha önce de Ankara’nın derelerini yazmıştı. Her ikisini de onun anısına derlediğimiz Tarih Sohbetleri kitabına almamışız. Aklıma düştüğünde bu yazıyı kitapta aradım, bulamadım. Neyse ki, bulmak oldukça kolay. Okumak isteyenler için adres yerine geçsin diye soL’da yayımlanma tarihini en başta vermiş oldum.
Benim niyetimse, yalnız kendim için değil hepsi de dostum, yoldaşım, arkadaşım olan çok sayıda insan için anlam taşıdığını düşündüğüm bir sokaktan, orada yaşadıklarımın pek küçük bir bölümü ile onların çağrıştırdıklarından söz etmek. O arkadaşlarımın adlarını ikisi dışında vermeyeceğim; aşırı ya da anlamsız bir duyarlılık mıdır bilmem, böyle bir yazıda izinlerini almadan adlarını anmanın doğru olmayacağı kanısında olduğum için. Bunu yapabilmemse, onların büyük bir bölümü söz konusu olduğunda, mümkün değil; çünkü artık sadece anılarımızda yaşıyorlar.
***
Ankara’yı bilenlere gereksiz görünecek ayrıntılara girerek anlatırsam, kentin her yerinden çeşitli yollarla Kızılay Meydanı’na ulaştığınızda Güven Park’tan çıkarak Cebeci yönünde yeraltından karşıya geçerseniz, Atatürk Bulvarı’na paralel uzanan ilk değil ikinci sokak Konur Sokak’tır. Hemen başındaki Mükiyeliler Birliği’nden Meşrutiyet Caddesini keserek devam eder ve kendinden sonrasına geçit vermeyen Akay Yokuşu’nda, deyiş uygunsa, zorunlu olarak sona erer. Böyle uzun uzun anlatmama bakılmasın, büyük bir sokak sayılmaz; bir kilometre yoktur uzunluğu, yedi yüz, bilemedin sekiz yüz metre…
Benim o sokakla yakınlığımın tarihi yarım yüzyıldan biraz daha eskiye gider. Sıkıyönetimiyle yargısıyla 12 Martçıların kapattığı birinci Türkiye İşçi Partisi ile ilgili yeniden kuruluş çalışmaları sonuna yaklaşırken yayımlanmaya başlayan haftalık Yürüyüş dergisinin ilk sayısı 15 Nisan 1975’te çıktığında ve daha sonraki yıllarda Konur Sokak başlangıcındaki bir binada hazırlanıyordu. Yürüyüş adının yanı başında “Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm için” sözleri yer alırdı. Ülkemizde ve dünyanın birçok bölgesinde, özellikle “demokrasi”yi kendi başına bir mücadele hedefi ve biçimi olarak görerek sosyalizm mücadelesini erteleyici etkilerde bulunan, böylece devrimcileri önemli yanlışlara yönelten sapma eğilimlerine karşı Behice Boran’ın bulduğu bir formülasyondu bu.
Çıkışından sonra kısa sürede derginin adı konulmamış bir tür genişletilmiş yazı kurulu toplantılarının pazartesi günleri öğle saatlerinde yapılması git gide bir alışkanlığa dönüştü. Adı konmamış kurulun yine adı konmamış başkanı Yalçın Küçük hocamız o toplantıların ilk gündem maddesi olan bayilere verilmiş sayının değerlendirilmesi sırasında esip savurur, herhangi bir fotoğraf altı yazısından tutun yazı içeriklerindeki hatalara kadar eleştirdiği hemen hemen her konuda elini masaya vura vura bağırır çağırırdı. Hani bir yabancı izliyor olsa, “Tamam, bunlar artık asla bir arada olamazlar!” diyecek. Ama hiç de öyle olmaz, yaptığı ya da yazdığı birkaç dakika önce yerin dibine batırılan arkadaşın az sonra övgüler aldığı bile görülür, ardından ikinci gündem maddesine, gelecek sayının ana başlıklarının neler olması gerektiğine geçilir, bu kez toplantı daha dingin bir havada sonlanırdı.
Bu durumu altmışlı yılların başlarında Çanakkale Lisesi’nde, daha doğrusu o okulun orta kısmındaki resim öğretmenimizle yaşadıklarımıza benzetirdim. Sırrı Bey diye anılan ve soyadını bir türlü hatırlayamadığım resim öğretmenimiz onun verdiği konularda yaptığımız resimleri her birimiz sırayla tahtanın önüne kalkıp sınıfa gösterirken ağır biçimde eleştirir, hatta alaya alırdı. Yok insanlar eşeğe binerler, senin resmindeki eşek adamın sırtına binmiş; yok senin çizdiğin çocuk boylu poslu maşallah, imkânsız o eve sığmaz; yok çimenler öyle badana yapar gibi boyanırsa resim yapılmış olmaz falan diye resimleri yerden yere vurur, ama biz hiç zayıf almak üzere olduğumuzu düşünerek korkmazdık; çünkü sonunda 10 üzerinden ya 8 ya 9 ya 10 aldığımızı söyleyerek sırada bekleyen arkadaşımızı çağırırdı. Böylece, bir yandan resim yaparken dikkat etmemiz gerekenleri öğrenir, bir yandan da zayıf not alma korkusu çekmeden gülüp eğlenirdik.
Yeniden genişletilmiş kurul toplantılarına dönecek olursam, ikinci gündem maddesi olan gelecek sayıya ilişkin görüşmeler daha kısa sürer ve, mevsim koşulları uygunsa, Mülkiyeliler’in bahçesinde hafif bir öğle yemeği ile toplantı gününü kapatırdık. Ben geç kalmış olduğum için genellikle daha fazla oyalanmaz, hızlı bir yürüyüşle 5 dakika ötede Mithatpaşa Caddesi üzerindeki işyerime dönerdim. Orada yaptığım da yazı çizi işi olduğu için, pazartesi toplantılarını işten kaytarma olarak değil, o güne kadar edinebildiğim donanımı geliştirici bir tür hizmet içi eğitim olarak düşünmüşümdür hep.
***
Birkaç yıl sonra “karşı plan çalışması” sırasında dergi bürosundaki iki odadan birine el koyduk. Geçen yıl aramızdan göçen Candan Baysan ile birlikte gece yarılarına kadar çalışıyor; arada bir derginin işlerine de yardımcı oluyorduk. Hâlâ Konur Sokak’taydık. Ama plan çalışmasını esas olarak tamamladıktan sonra, bir iki yıldır süregelen anlaşmazlıkların da ürünü olarak, partiden ihraç edildik. Bunun bir anlamı, sokağımızdan uzaklaşmak olacaktı; çünkü yeni yayın çalışmamız için bulabildiğimiz yer, yine kent merkezinde, ama birkaç kilometre kadar ötede, Sümer Sokak’ta idi.
Sosyalist İktidar adını verdiğimiz yeni dergimizi orada çıkardık. Devrim yerine iktidar sözcüğünü seçmemiz, devrimin siyasal iktidarın sınıf içeriğinin değiştirilmesi anlamı ile bağlantılıydı ve Türkiye soluna iflah olmaz biçimde bulaştırılmış, iktidarın sadece kendisinden değil, adından bile kaçış hastalığının üstüne gitmeyi öngörüyordu. Bu hastalık o kadar yaygındı ki, bizim aramızdaki arkadaşlardan bazıları bile, iktidar sözcüğünü tercih edişimizi gerekçe göstererek uzaklaştılar. Ancak, yapmak istediğimizin ilk adımları gerçekleşti. Örnek olsun, dergimizin adı bugün hâlâ etkisini ve bir bakıma varlığını sürdüren köklü bir devrimci partinin adı bile oldu.
Bununla birlikte, yaygınlığı yetersiz düzeylerde kalsa bile, birtakım önemli vurgularıyla belirginleşen bu aylık dergi bir yılını tamamlayamadı; 12. sayı basımevindeyken, Eylül 1980’de ülkemizin son dönemlerindeki en ağır istibdat rejimi üzerimize çöktü.
Ergin Günçe, bir önceki sayımıza sanki sonuncu olacağını bilerek, harika bir şiir göndermişti. “Çocuklar için Faşizm” başlığını taşıyan şiiirin son dizeleri şöyleydi: “Hepimiz elele tutuşmalıyız/Korkmadan yürümek için gecenin ötesine/Güneş nasıl olsa doğacaktır/Horozlar ötmeye başlar başlamaz”
***
Yeniden Konur’a dönüşümüz sokağın öbür ucundan oldu. Kurtuluşun toplumsal bir karakter taşıması gerektiğini anlatan adıyla yeni bir aylık yayın, işçi sınıfımızın 15-16 Haziran ayaklanmasının çok bilinen fotoğraflarından birini kapağına taşıyarak Haziran 1987’de okuyucularına ulaştırıldı. İstibdat rejiminin uzatılmış baskıcı uygulamalarından hiç uzak kalmadı. Bunların dışında kendi varoluşunu sürdürürken biçim ve içerik değişikliklerine uğradı. Denebilirse, sokağın en çok hırpalanmış ürünlerinin başında yer aldı.
Yeni binyıl ile birlikte Konur’un başlangıcında büyük şairimizin adı göründü. Önce aşırı bir alçakgönüllülük içinde, kültürevi adlandırması ile. Sokak içinde sıkça yer değiştirerek, zaman zaman sokak dışına da taşınarak varlığını sürdürdü. Derken, adından başlayarak iddiasını çoğalttı, kültürevi yerine Kültür Merkezi oldu. İnadı da iddiası da yerli yerinde hâlâ. Buna karşılık, yapılacak daha çok işi, gidilecek çok yolu olduğunun da farkında.
Sözün özü, Konur Sokak elli yıldır doğru işlere, güzel işlere, insanlara hiç değilse derin bir soluk aldıracak işlere ev sahipliği yapmayı sürdürüyor.
***
En başta sözünü ettiğim yazısını bitirirken şöyle demiş bizim Mehmet:
“Bir de yazılmayanlar var. Adlarını bulvarlarda, caddelerde göremediklerimiz var. (…) en azından Meşrutiyet Caddesine açılan sokakları Atıf Kamçıl, Resneli Niyazi, Ohrili Eyüp Sabri diye adlandırıp sıralasak (…) pek şık olmaz mıydı? Olurdu fikrimce.”
Olurdu belki Mehmetçiğim. Olurdu ama, o değişikliği biz yapmasak daha iyi, bizim Konur Sokak karambole gelebilir yoksa; o da Meşrutiyet Caddesine açılıyor çünkü. Benim buna kesin bir itirazım var. Dolayısıyla, burada anlaşamıyoruz. Keşke bu itirazımı yazını okuduktan sonra sana söylemiş olsaydım. Eminim, bana hak verirdin.
İtirazım şu: Devrimden sonra Konur Sokak, sosyalist ülkemizin başkentinde pek güzel ve işlevli anıtsal yapılardan birine dönüştürülebilir; daha gösterişsiz bir yapı da düşünülebilir elbette. Adını ise, başka her güzel öneriye açık olmak üzere, şimdiden koyabiliriz: “Konur Sokak Devrim ve Kültür Müzesi”. Yapılabileceğinden kuşkum yok. Nasıl yapılabilir, hiç bilmiyorum. Ama mimarlarımız bileceklerdir. Devrime karşı bir gönül bağları olacaktır mutlaka. Üstelik, bir zamanlar sokağın başında onlarla yan yana ve karşı karşıya komşuluk yapmışlığımızın hatırı var.
“Hayal bunlar” diyen çıkarsa da yanıtımız hazır: Hayalsiz olmayacağını ustalarımızdan öğrenmişizdir. İnsanız biz ve aramızdaki en acemi mimar, en usta arıdan farklı olarak, kuracağı yapıyı önce kafasında kurar.