Şirin

26/04/2009 Pazar
Şirin

O görüntüyü anlatmalıyım sadece. O kadarı yeter.

Bizim fakültede bir Hasan vardı hem de Sosyalist Fikir Kulübü üyesi. Bir gün, bizim orada değil, Mimarlık kantini diye mi anlatmışlardı, o taraflara uğradığında bir gazoz açtırmış. Üniversiteli gençler, o sıralar yeni kurulmuş ve, ismiyle müsemma, kitle gösterilerini bastırmak üzere kullanılmaya başlamış "Toplum Polisi" görevlilerinin kılık kıyafetine benzeterek, nasıl benzettilerse artık, onlara bu gazozun adını takmışlardı. Meyveli olduğu iddia edilen sarı renkli bir gazoz. "Promosyon" yapıyor o zamanlar bu söz kullanılmıyor ya, her neyse, hediye dağıtıyor. Bizim Hasan o gazozdan almış bir tane, kapağının da tersini çevirip kavlatmış çay kaşığının sapıyla, bir de ne görsün: Büyük ikramiye! Zaten onun bir vosvosu vardı da, bu yenisini kendine alıp, kendindekini bizim Öğrenci Birliği'nin işlerine mi tahsis etmişti, iyice hatırlamıyorum da, böyle anlatıldıydı galiba.

O kaplumbağa ile çocuklar yola çıkmışlardı. Antalya'nın Elmalı'sında, yıllardan 1968, ilkbahar, köylüler toprak işgalleri falan yapmaya başlamışlar devrimci gençlik onların yanında olmalı elbet. Oraya gidiyorlar. Arabayı devirmişler daha yolu yarılamadan yaralanmışlar. İçlerinden Can Savran, Öğrenci Birliği ikinci başkanı, ağır yaralı o kampusun güney tarafındaydı, mühendislikte, hangisi, maden miydi, biz kuzey ucundaydık, sonra o daha kıdemli öğrenci, biz geleli daha bir yıl dolmamış ama Öğrenci Birliği, Fikir Kulübü falan bir muhabbetimiz var kuşkusuz.

Çok geçmeden ölüm haberi geldiydi Can'ın.

Onun üniversitedeki cenaze törenindeydi, diye hatırlıyorum. O şimdi çok uzak görünen yıllardan kalmış ve çok net görüntülerden biridir belleğimde. Görüntü çok net olmakla birlikte, Can'ın ölümünde yaptığımız toplantı mıydı, çok emin değilim. Şirin'in omzuna başımı dayamış hüngür hüngür ağlıyorum. O da beni teselli etmeye çalışıyor bizim kız kardeşimiz, ablamız zaten. Teselli sözleri, aşağı yukarı, şöyle: Ağlama canım, niye ağlıyorsun? Ağlanacak gün mü bugün? Bak, yendik işte onları!

Yendik, dediği, Vietnam Savaşı ile ilgiliydi. Bundan eminim. Ama, hangi somut olaydı acaba? Yakın tarih bilgimize başvurmak gerekiyor, kitaplara belki de. Herhalde, ABD Başkanı Lyndon Johnson kuzeye yaptıkları hava saldırılarını durdurmak zorunda kalarak bunu açıklamış, ayrıca, yaklaşan başkanlık seçimlerinde aday olmayacağını da ilan etmişti, o olmalı. Hem Amerikan savaş mekanizmasının geri adım atmak zorunda kalması, hem de kişisel olarak kendisinin yenilgiyi kabullenmesi anlamına geliyordu.

Şirin, Sinan'ın nişanlısıydı o sırada. "Nişanlısı" derdik, "sevgilisi" diyecek kadar Batılılaşmış değildik daha. Demezdik de aslında, aklımızdan öyle geçirirdik. Hukuk'ta okuyordu şehirde. Sinan'ı ziyarete geldiği de olurdu, bizim üniversitede düzenlediğimiz etkinliklere katılmak üzere geldiği de. Partide karşılaşırdık ayrıca hepimiz aynı Partideydik o zamanlar. Eylemlerde, toplantılarda... Dostumuz, arkadaşımız, yoldaşımız. Bir de, Sinan'ın nişanlısı. Onun gibi, Ruhi Baba'nın türkülerini hepimizden iyi söyler. Peki, ikisinden hangisi daha güzel söylerdi? Bilemem.

Sinan dediğim, bizim Sinan işte, Sinan Cemgil. Sağken de çok sevdiğimiz ama ölümünden sonra aziz mertebesine yükselttiğimiz, bunun sorgulanmasına da hiç dayanamadığımız Sinan.

Sorgulamayız ve sorgulayanlardan hiç hoşlanmayız. Keşke insanların bütün aziz belledikleri onun gibi olsaydı!

Şirin de mi ölmüş?

Halkımız "sıralı ölüm" bekler. Öyle olduğuna inanırsa, isyankâr olmaz. Hiç denetleyemediği, hiç dizginleyemediği, hatta hiç anlayamadığı doğanın ve toplumun kör güçlerine karşı hep ezildiğinden, sırayı bozan ölümleri katlanılamayacak kadar ezici bulur. Sıralısı için duacı olur.

Hayır, bu sıralı ölüm değildi! Sinan'dan kalan alacağı vardı daha onun.

Aradan kırk yıl geçmişken, pek çoğumuzun tamamlama şansı bulamadığı bir ömür kadar uzun o süre boyunca bir kez bile görmediği, hiç haberleşemediği bir arkadaşının ölüm haberini aldığında, bu kadar üzülür mü insan?

Ya da, böyle bir üzülmek görülmüş müdür?

Yahut, bizim soyumuz nerden gelmiş nereye gitmektedir?

Sorup durmaktayız, Şirin. Sora sora bulacağız.

Sen şimdi selam götür bizden. Tek tek her birimizden ve hepimizden.