Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Seçim: Malumu İlam

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

Her zaman, her zaman olmasa bile çoğu kez, dil ile ilgili birtakım değinmelerde, yakınmalarda, uyarılarda bulunuyoruz ya, bu kez de, şu dilimizin bitip tükenmez dertlerinden biri olan yazım (imla) konusunda tek bir söz olsun etmeden geçmek olmaz. Her kalem erbabı için vazgeçilmez bir sorumluluktur. Hele de daha yazının başlığında böyle bir değinme gerekliliği ortaya çıkmışken...

Buradaki "malum" sözcüğünü u'nun üstüne şapka koymadan yazmam, tümüyle kişisel bir tercihtir. Milyonlarca yazım kılavuzu var ortalıkta ve bunların içinden her türlü yazıma yeterince destek bulunabiliyor. Aynı durum "ilam" sözcüğünün yazımı için de geçerli. Dolayısıyla, her yazarın, savunulabilir dayanakları olmak ve azçok tutarlı kalmak koşuluyla, kendi tercihini yapmasını daha uzunca bir süre doğal saymak gerekecek gibi görünüyor.

Her neyse, sözü daha fazla uzatmadan, asıl konumuza gelelim.

Başlıktaki deyim "bilineni bildirmek, zaten bilinen bir 'şey'i açıklamak" anlamını taşır. Bizim burada anlatmak istediğimiz "bilinen", seçimin üç aşağı beş yukarı nasıl sonuçlanacağıdır. Ortaya çıkan sonuçlar malum idi. Bunların önceden bilinemediğini ya da bilinmesinin, bırakalım imkânsız olmayı, zor olduğunu söylemek için bile herhangi bir akla yakın dayanak gösterilemezdi. Esas olarak, onu demek istiyorum. Hiç mi "bilinemezlik" yoktu? Vardı var olmasına da, bilinemeyenler için tam bir meçhulden değil de iki ya da en çok üç seçenekten hangisinin gerçek olacağına ilişkin bir bilinmezlikten söz edilebilirdi.

İki seçenekli bilinmezlik dedik madem, oradan başlayalım. Bütün bu Mart 2009 seçiminin iki önemli sorusundan biri, belki de, birincisi sayılır: AkP, Diyarbakır'ı alabilecek mi ve Van'ı elinde tutacak mı?

İki soru da kendi lehine yanıtlanmış olsaydı, Tayyip Erdoğan ya da, bir süredir aynı anlama gelmek üzere, AkP zafer kazanmış olacaktı öteki sonuçlar şimdikinden farksız olsa bile, buna zafer diyebilirlerdi. İkisinden biri olsaydı, birini kazanıp öbürünü kaybetseydi, hadi fiyakalı bir deyişle söyleyelim, bu olasılık sosyo-politik açıdan mümkün görünmese bile, azçok idare edebilirdi. Oysa, kötünün kötüsü olmuş ve Tayyip Erdoğan ikisini birden kaybetmiş, üstelik karşı taraftaki en azından şimdilik Barzani'ye yatmadıkları besbelli olan Kürtler ezici bir çoğunlukla kazanmışlardır. Ülkemizde, daha doğrusu, onun Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yörelerinde Barzaniciliğin kol gezdiği hatırlanırsa, bu sonuç, AkP için hezimet, solcular ve cumhuriyeti savunanlar için iyi haberdir Kütlerimizin büyük çoğunluğunun Barzaniciliği reddetmeyi sürdürdüklerini gösterir. AkP için nasıl algılandığına ilişkin olarak, "kapıların altından tehdit mektupları attılar" biçimindeki komiklik dışında, henüz bir açıklama yoktur. AsP için de benzer bir durumdan söz edilebilir olmakla birlikte onlar biraz daha ciddi görünüyorlar: 3 Nisan Cuma günkü mutad basın toplantısındaki bir cümleden öğrendiğimiz kadarıyla, o sonucun "nedenleri üzerinde düşünülmektedir". Bunun, yazı başlığındaki gibi bilinen bir sonucun nedenleri üzerinde düşünmek olması mantıksızdır zaten bilinen bir sonuç ise nedenleri de azçok biliniyordur. Tersinden söylersek, önceden bilinen değil, beklenmeyen bir sonucun nedenleri üzerinde düşünülür. Öyleyse, beklenmeyenin tersi olan sonucun gerçekleşmesine ilişkin güvenceler verilmiş, bu güvenceler sözde bırakılmayıp gereken önlemler de alınmış olmalıdır. Bu kadar kapalı yazmanın alemi yok açıkça söyleyelim: AkP tarafından, "Kürt sorunu"nun islami tarzda çözümüne ilişkin bir yığın taahhütte bulunulmuş, bu yönde bazı "başarılar" da kaydedilmiş, ardından havuçtan sopaya kadar gerekenler fazlasıyla yapılmış, ama sonunda ağır bir yenilgi ile karşılaşılmıştır. Bunun AkP-AsP büyük koalisyonunda çatırdamaya yol açmaması kolay kolay mümkün değildir. Mümkün görünmeyen gerçek olursa, koalisyonun kanatlarından biri ya da her ikisi yeni ödünler alıp vererek yeniden anlaşmışlar demektir.

Seçim gecesi miydi ertesi gün müydü, pek kabul görüp benimsenen harita ve üzerindeki renkli bölgeler ise çocuksu bir oyuncaktan daha anlamlı görülmemelidir. Gerçekten de bir oyuncak, ama oyuncak hemen çocuk sözcüğünü çağrıştırır olmasına rağmen bir de "çocuksu" dediğimize göre, bu oyuncağın yetişkinler için olduğu bellidir. Nitekim, bu oyuncağa koca koca insanlar iki elle sarılıvermişlerdir. Efendim, kıyılarda chp'yi simgeleyen kırmızılar, iç bölgelerde AkP'nin sarıları, arada da mhp'nin kahverengi mi neydi, o rengi...

Doğrusunu söylemem gerekirse, genellikle ürkütücü bir bölünmenin göstergesi sayılarak üzüntü ve kaygıyla karşılanan bu rengarenk harita, başat renkleri olan sarı ile kırmızı bakımından benim hoşuma gitti. Birincisi, bileklerimi kessem akacak renkleri göstermesi açısından ikincisi, ezelden beri komünizan bayraklarda taşınmış renkler olduğundan...

Gırgır bir yana, chp dışındaki düzen partilerinin oylarını alt alta koyup toplayarak karalar bağlamanın alemi yoktur. Madem karalar bağlanacak, o halde, chp'nin oylarının da hiç değilse bir bölümünü o toplama ekleyelim de eşi benzeri görülmemiş bir yasa girelim bari! Ama, hiçbirini yapmayıp şuradan düşünmeye başlamak niye aklımıza gelmesin?

Bir emekçinin, ötekilerin kendisine vaat ettiklerinin hemen hepsini ve daha fazlasını vaat eden, üstelik de bunlardan huzur, istikrar, açlıktan ölmeye yahut soğuktan donmaya çare olabilecek bir sadakadan yoksun kalmamak, dinini yaşamak türü başlıklarda onların hiçbirinin yanına yaklaşamadığı bir "başarı"yı gerçekleştirmiş AkP dururken mhp, sp, dp gibi partilerden birine oy vermesinin nedenlerini anlayabilmek ve bu nedenler içinde yol gösterici olanları ayırt edebilmek için bütün o partilere verilmiş oyları aynı sepete koyma huyundan vazgeçmek gerekir.

Diyarbakır sorusu dışında bir başka önemli sayılabilecek soru ise Erdoğan'ın günler boyunca diyar diyar gezerek kendini helak ettiği ve bunun yapılanların tümünü değil sadece simgesel bir göstergesini oluşturduğu bir seçim kampanyasının sonunda, AkP'nin oy kaybedip kaybetmeyeceği idi. Kaybetmiştir ve hem oy oranları hem belediye başkanlıkları bakımından kayıpları ihmal edilebilir düzeyin epeyce ötesine geçmiştir. Ancak, yıkıcı bir kayıp değil, ciddi bir gerilemedir söz konusu olan ve bu partinin katıldığı dördüncü seçimde ilk kez ortaya çıktığı için önemi artmıştır. Buna karşılık, parlamentodaki iki muhalefet partisi de kazanmış değildir chp için daha az mhp için daha çok yapılan ilerledi, toparlandı, patladı türünden değerlendirmeler, sayılarla yalan söylemekten, daha farklı anlatılırsa, sayıların gözüne baka baka yalan söylemekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Sözün kısası, karşı tarafla ilgili olarak şu kadarını ekleyip bırakmakta yarar var: Erdoğan'ı ve partisini siyaset sahnesinin herhangi bir inisiyatifi bulunmayan kartondan bir aktörü sanmak ne kadar yanlışsa, onlara kıyısından bile geçmedikleri bir akıl izafe etmek de o kadar yanlıştır. Üstelik, bunların sadece ekonomik özellikler taşımayan 2001 krizinin sonunda "birdenbire" demenin çok da abartılı sayılamayacağı bir biçimde o sahneye doğdukları unutulmamalıdır. Doğuştaki hızın ve birdenbireliğin batışta da yinelenmesi neden şaşırtıcı olsun?

Bizim tarafa gelince...

Önce, bizim derken, üyesi olduğum partiden daha geniş bir toplamı, epeydir alışageldiğimiz sola ilişkin üçlü sınıflandırmadaki "sosyalist sol"u anlatmak istediğimi belirtmeliyim. "Sosyalist sol" bu seçimdeki sonuçlar bakımından, tümü bir arada, o bir süredir "psikolojik eşik" diye söylenegelen yüzde 1'in yarısına bile ulaşamamıştır. Başka türlü anlatılırsa, tümünün aldığı oy, Türkiye gibi kalabalık bir ülkede herhangi bir ses getirebilir toplumsal gösterinin ulaşması gereken nicel büyüklüğün sınırları içinde kalmaktadır. Bunun sosyalist solun ülkedeki etkileme güç ve yeteneğini gerçektekinden daha düşük yansıtan bir sayı olduğu kanısındayım. Ama, ne olursa olsun, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, hem ayıp hem de yazıktır. Hiçbirimizin ülkemizdeki sosyalizmin gücünü bu kadar yerlerde sürünür göstermeye hakkı yoktur. Yerlerde sürünüp sürünmediği tartışılabilir ama, öyle olsa bile, nerdeyse bunu kör kör parmağım gözüne ortaya koymak ve bir değil, iki değil, üç değil, bunda ısrarcı olmak, bizim işimiz midir?

Bitirmeden, üç beş cümle de kendi partimi düşünerek yazmalıyım.

Biz mi uydurduk, bilmiyorum, ama "örgütlü oy" kavramının bir anlam ve güzellik taşıdığına inanıyorum. Bununla birlikte, son 6-7 yılda girdiğimiz ülke çapındaki dört seçimde aldığımız oyların ne kadarının bu tanıma uyduğu belirsizdir. Kaldı ki, hepsi öyle olsa bile, neye yarar başka bir anlatımla, Kemal Okuyan'ın acımasızca dediği gibi, "Virgülüne kadar örgütlü olsa ne yazar!"

Şimdi, seçim sonuçları nedeniyle değil, onlar sadece küçük bir vesile olabilir, şu noktada olduğumuz apaçıktır: Programımıza ve temel siyasal doğrultumuza titizlikle sahip çıkmak kaydıyla, bugüne kadarki "örgütsel ve siyasal tarzımız" konusunda hiçbir sınır koymadan tartışmalı ve doğru sonuçlara ulaşmalıyız. "Doğru"luğun, pratikte sınanmadan önce, iki ölçütü olabilir: Biri, sağlam dayanaklara ve iç tutarlılığa sahip olmak öbürü, harekete geçirilmesi gereken örgütlü toplamın olabilen en büyük çoğunluğunun, ikna edilmesini değil, ikna olmasını sağlamak. Bir de, bu sonuncusu gerektirdiği için, kuşkusuz aheste gitmek değil ama, "hemen, yarın sabah, bir an önce" türü söylemlerin içi boş, dolayısıyla etkisiz ve zararlı ajitasyondan ibaret olduğunu unutmamakta yarar var.

Mesut Odman 'ın Son Yazıları