Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Savunmanın böylesi

“Yabancı yatırımcı” denilerek pek sevimli bir hayırsever konumuna yükseltilenler, emperyalizm aşamasının başlıca göstergelerinden sermaye ihracının özneleri olan çokuluslu ya da ulusötesi şirketlerdir.

Yayın Tarihi: 10.07.2025 , 23:49 Güncelleme Tarihi: 11.07.2025 , 00:09

Kimi zaman herhangi bir kişiyi, düşünceyi, eylemi savunurken yerin dibine batırmak mümkündür. Sahip çıkma, destekleme, yardımcı olma amacıyla, kısacası, iyi niyetlerle  başlatılan savunma çabası, birden yörüngesinden çıkıp nerdeyse tam ters yönde bir çizgide gelişerek olmadık bir noktaya savrulabilir. Burada asıl önemli olan bu durumun birdenbire ortaya çıkması değildir. Asıl önemlisi, daha seyrek görülen birdenbire ortaya çıkma özelliğinden çok, bu savrulmanın belli bir olgunlaşma sürecinin sonunda, geliyorum dercesine gerçeğe dönüşmesidir.    

Böyle bir giriş, benim biraz sonra değineceğim konu düşünülerek yazılmış olmakla birlikte, başka birçok konuya da uygun düşer kanısındayım; bir cümle ile yetinmeyip birkaç cümleye uzatmamın nedeni bu. Okuyanlar ileride o uygunluğu taşıyan konularla karşılaştıklarında, bugünkü yazıyı ve bu girişi hatırlayabilsinler. Bu günlerde kimilerinin bile isteye kimilerinin farkında olmadan yaptıkları yanlışın benzerleri kolayca yapılmasın, yapanlar çıkarsa da engellemek isteyenlere küçük bir yardım olabilsin.

Şimdiki günlere ve bu yazının konusuna gelince…

Oldukça uzun zamandır, ülkemizde demokrasi ile bağdaşmadığı ileri sürülen uygulamaların çoğalmasını eleştirirken, bunların yalnız hak ve özgürlükleri kısıtlamakla kalmadığını, ekonomik güçlükleri içinden çıkılmaz duruma getirerek halkımızın yaşam koşullarını da çok ağırlaştırdığını yineleyip duran geniş muhalif kesimler var. Bu kesimler, birbirleriyle aşağı yukarı ortaklaşmış biçimde, ekonomik sorunların çözümünün, böylece halkın git gide artan yoksulluktan kurtarılmasının yabancı sermayenin ülkemize yapacağı yatırımların artarak devamına bağlı olduğunu da eklemeden geçmiyorlar. Buradaki “ekleme” sözcüğü pek zayıf kaldı; onun yerine “vurgulamayı hiç ihmal etmiyorlar” demek doğru olur. 

Yazının daha ikinci cümlesinde değinildiği gibi burada iyi niyetli bir yaklaşım olduğunu varsaymak, en azından, herhangi bir kötü niyetin apaçık görülmediğini düşünmek mümkün. Öyle ya, halkın ağır koşullar altında yaşadığına, bunun süreğenleşmiş ekonomik güçlüklerden kaynaklandığına ilişkin saptamalar yapılıyor. Bunlarda nesnel gerçekliğe aykırı bir yan yok. Hatta, yatırımların artırılması ile bu sorunların çözülebileceğine ilişkin öneri de, içindeki yabancı sermaye saplantısı görmezden gelinirse, hiç değilse öneri sahiplerinin bir bölümü için naif bir yaklaşımın ürünü sayılabilir. 

Ama işte oraya kadar! 

Oraya kadar; çünkü, hemen ardından, demokrasinin, hukuk devletinin, insan haklarının ve buna benzer şeylerin yokluğunda o çok önemli yabancı yatırımların da gelmeyeceği, ayrıca sözü edilmesi gerekmeyecek kadar besbelli çaresizlikler olarak dile getiriliyor. Sanırsınız, bu yabancı yatırımcı diye anılan kişiler, ortaklıklar, şirketler, sözün kısası, kurtarıcılar ortalığa düşmüşler, demokrasisi düzgün, hukuk devleti yerli yerinde, insan hakları neyim öyle böyle olmayan ülkeler ararlar ki, gidip deste deste dövizlerini yatırsınlar, acından ölmekte olan yurttaşlarımızı çalıştırıp karınlarını doyuracakları fabrikaları kursunlar, işyerlerini açıversinler. Yatırımlarını yapacaklar, kuracaklar, açacaklar da ah şu bizdeki demokrasinin eksikleri, zaafları, ayıpları olmasa! Bakın, ağız alışkanlığıyla, hâlâ demokrasi diyorum; oysa artık ona otokrasi diyorlar.  İyi ediyorlar elbette, bu kadar ayıplı olanına demokrasi denir mi? Diyen çıkarsa da sessiz kalınır mı? Kalınmaz ve hemen yakışanı bulunup söylenir. Hem kafiyeye düşkün halkımızın da hoşuna gider, aklında kalır. “Demokrasi değil, otokrasi bu, düpedüz otokrasi!” Böyle haykırılabilir örneğin. Lakin, önceden biraz alıştırma yapmak gerekir. Yoksa, kalabalıklar karşısında söylev çekerken coşmuş gürleyen konuşmacıların dilleri dolaşabilir; bu da hiç hoş olmaz.

“Biraz ciddiyet!” uyarılarının yükselmeye başladığının farkındayım. Uyarılar haklı olsa da, ne kadar yerine getirebileceğimi kestiremiyorum; çünkü, ciddiyetsizlik ile azgınlaşmış bir hoyratlığın birlikte kol gezdiği ortamlarda yaşamak zorunda bırakılmış durumdayız. Gırgır ile ciddiyeti bir biçimde harmanlamadan olmuyor; harmanlama işi ise kantarın topuzunu kaçırmadan yapılamıyor, ne yana kaçırılırsa artık… 

Ciddiyete çağıranların varlığından kuşku duymadığıma göre onlara hiç kulak vermeden devam etmek olmayacak.

Epeydir her boydan, her soydan düzen içi muhalefetin dilinden düşmeyen bir takıntı var. Bu sözcüğü ruhbilimdeki anlamıyla kullanmıyorum, o başka tartışmalara yol açabilir, yazının öyle bir amacı yok. Her günkü dilde kullandığımız anlamda buradaki sözcük. Takmışlar kafalarına “demokrasi yoksa böyle olur işte” deyip gidiyorlar. Demokrasi dedikleriyse, hukuk devletiydi, haklar ve özgürlüklerdi, her anlamda adaletti, ne kadar güzellik varsa hepsini içeriyor. İktidardakilerin yetersizliğinden, yeni moda edilmiş bir eleştiri olarak liyakatsizliğin yaygınlığından tutun da geniş yığınların zorbalık ve yoksulluğu kader belleyerek sürünüp gitmelerine kadar her kötülüğün temeli anlamında kullanılan “demokrasi yoksunluğu” ile halkı canından bezdiren sorunların çözümünde büyük katkısı olacak yabancı yatırımlar arasında çok güçlü bir ilişki kuruluyor. İlki geçerli ise, açıkça yazalım, demokrasiden eser yoksa ya da oraya doğru bir gerileme yaşanıyorsa,  halkın sorunlarını çözmekte ve buna yardımcı olacak yatırımları çekmekte güçlükler ve yetersizlikler ortaya çıkar; ilki söz konusu değilse, demokrasi tıkır tıkır işliyorsa halkın sorunlarını çözmeyi kolaylaştıracak yatırımları çekmek mümkün olur. Bu kadar basit.

Oysa, hiç de basit değil, burada çok sık yinelendiği için doğru sanılan birçok yanlış bulunuyor. Bunların birkaçına değinmekle yetinelim.

Bir kez, deyiş uygunsa, “demokrasi taşıyan burjuvazi” emperyalist aşamanın öncesinde kalmıştır. Ne kadar var idiyse… 

İkincisi, “yabancı yatırımcı” denilerek pek sevimli bir hayırsever konumuna yükseltilenler, emperyalizm aşamasının başlıca göstergelerinden sermaye ihracının özneleri olan çokuluslu ya da ulusötesi şirketlerdir. Dolayısıyla, onların hayırseverlikleri için “İstemez, kendilerinin olsun” demek, en doğrusudur. Kendilerine çok güvenenler için, “Biz gereken önlemleri alıp onlardan da yararlanmayı biliriz!” demek de mümkün müdür? Diyenler ve dediklerini yapanlar çıkabilir, ama aşırı özgüvenin nelere mal olduğunun örnekleri az değildir.

Üçüncüsü, ister yabancı yatırımcı diyelim ister sermaye ihracını gerçekleştiren ulusötesi tekeller, gidecekleri ülkedeki demokrasi yahut halkın elindeki hak ve özgürlükler konusunda bir kalite kontrolü falan yapmazlar. Bunun tam bir saçmalık olduğunu ve kendileriyle bir ilgisinin bulunmadığını bilirler. Onun yerine şu tür sorulara yanıt ararlar:

Bu ülkede yapacağı yatırımlarla ilgili çeşitli kolaylıklar sağlanıyor mu? 

Ekonomik-siyasal kararlarda sık sık ve öngörülemez değişiklikler ortaya çıkıyor mu?

Hükümetlerin ekonomik etkinliklerle bağlantılı konularda kısıtlayıcı düzenlemeler yapma eğilimi var mı? Yakın geçmişte bu tür eğilimlerin etkili olduğuna ve görünür gelecekte yeniden doğabileceğine ilişkin belirtiler saptanabiliyor mu?

Biraz daha uzatırsak, kendimizi dev tekellerin özel olarak geliştirilmiş politika oluşturucu organlarının gösterişli odalarında, beyin fırtınası yapıyor sanabiliriz. Bu kadarla bıraksak iyi olacak!

Mesut Odman 'ın Son Yazıları