Mesut Odman
Pro-nostalgia
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:23 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:23
Bana da biraz uydurma geliyor ama, aslına bakılırsa, öyle olacak bir yanı yok. “Pro” öneki, yanında yer alma, destekleme anlamlarını taşıyor nostalji ise malum… Tercüme etmeye kalkarsak, bu kez biraz nostaljik takılma eğiliminde olduğumuzu söyleyebiliriz.
Der demez, madem uyduruyorsun, bunun bir öz Türkçesini uydurmaya çalışmalıydın, diye kendimi eleştirmem gerektiğini hatırlıyor ve nostalgia alemine ilk adımları atmaya başlıyorum.
Bizim o danışman hocamız sağ olup şu satırları okumak bahtsızlığına uğrasaydı, hem şaşkınlık hem düş kırıklığı içinde doğal yaşamından önemlice bir bölümü yitirirdi kuşkusuz.
Bu son tümceyi onun yattığı yerde erinç içinde uyumasını engellemeyecek denli öz Türkçe yazmaya uğraştım ama, “bahtsızlık” sözcüğünü kullanmış oldum bir kez. Bu onun erincini azaltmıştır, kuşku yok. Çoğu okurun “Peki, ya hocamız sözcüğü ne oluyor?” diye sorduğunu duyar gibi oluyorum ama o buna kızmazdı. Şuradan biliyorum: Kendisine hep “hocam” diye seslenirdim o hiç düzeltmezdi. Eh, kazık kadar adam, kendisinden daha da kazık kadar adama, “öğretmenim” diyecek değil ya…
Üniversiteyi bitirip birkaç yıl çalıştığım merkezi bürokrasiden sonra başladığım merkezi bürokrasiden uzak işyerindeki tepe yöneticinin “part time” çalışan danışmanı konumundaki bir profesördü. Artık onun duyabileceği alanın dışına çıktığımı varsayarak böyle part taym mart taym yazıp gidebiliyorum. Yoksa, canıma okurdu.
Aslında, okumazdı. Bir efendiliği olan adamdı hiç değilse bana karşı öyleydi. Beni kendi safında gördüğü için belki de… Sadece, öyle bir tutumu benden beklemediği için düş kırıklığına uğrar olsa olsa, ek olarak, onun yerine şunu kullanmalısın yollu, bir düzeltme yapardı. Ama, dedim ya, böyle bir düzeltme yaptığı hiç görülmemiştir çünkü, ben kendisiyle konuşurken öyle sözler kullanmazdım. Kimileyin, beni kurum içi telefondan arar, “Mesut’çuğum, uygunsan, bi yanıma kadar gelebilir misin?” diye olağanüstü bir kibarlıkla sorardı. “Geliyorum, hocam” der ve gecikmeden tepe yöneticinin katındaki odasına giderdim. Bana yabancı sözcüklere karşılık olarak yeni bulduğu sözcükleri söyler o arada, mutlaka, yazılarında ve çevirilerindeki öz Türkçe oranında kaça ulaştığını açıklardı. Bu oranı yüzde 98’e çıkardığını bana müjdelediği günkü heyecanını hiç unutmam. Ne de olsa “hababam sınıfı” damarımız var, “Hocam, sizi kutluyorum. Üniversitelerdeki bütün bilim insanlarının sizi örnek almaları gerekir” demiştim de, yüzünde sahteliğin en küçük izi bile olmayan bir sevinç belirmişti. Aslında, konu dışı ama, şu anda uydurmuş bulunduğumu eklemem gerekir çünkü, o zamanlar bu “bilim insanı” sözü kullanılmak bir yana, tek bir kişinin bile aklına gelmiş değildi.
Aslında, sağcı bir profesördü daha doğrusu, bir sağ Kemalist. Hatta, daha yeni çıkmakta olduğumuz 12 Mart döneminde üniversitede bazı hoş olmayan tavırlar içine girdiği dedikodu edilirdi. Bununla birlikte, o sıralar, öz Türkçecilik solculuğun yeterince inandırıcı bir göstergesi sayılırdı ona karşı olanlar ise, pek küçük bir azınlık dışında, düpedüz sağcı, İslamcı, faşist siyasal düşüncelerin sahipleri idiler.
Ondan on yıl kadar önce, altmışlı yılların ortalarına doğru, bizim lisedeki sınıf mümessilimiz İsmail Hakkı da beni solcu olarak mimleyişini benim o zamanki öz Türkçeciliğimden hareketle yaptığını anlatmıştı. Sınıfın en hergele adamlarından biri olmasına rağmen sınıf mümessili oluşu, şimdi temsilci ya da sınıf başkanı diyorlar galiba, bu göreve getirilecek öğrencinin seçimle belirleniyor olmasındandı tam da “serbest” seçim olmasa bile, sınıf öğretmeninin sorumluluğunda yapılan bir seçimdi ve o öğretmenin tutumuna bağlı olarak basbayağı serbest bir seçim de olabiliyordu. Bizim sınıftaki öyle olmuştu ve İsmail Hakkı tartışmasız biçimde mümessil seçilmişti böylece, sınıfa her türlü hergelelik yolu da açılmış oluyordu, en azından, bu yolda sınıf mümessilinden herhangi bir engel çıkmayacağı güvence altına alınıyordu.
İsmail Hakkı, o sıralar yeni yeni kurulmaya başlanan komünizmle mücadele derneklerinin bizim kentteki şubesine gidip gelen bir çocuktu belki de üyeydi. Benimle arası iyiydi. Bana da dobra bir çocuk gibi görünürdü onunla itişip kakışmaktan çekinmezdim, hatta hoşlanırdım. Sovyet ve Çin partilerinden sonra dünyanın üçüncü büyük komünist partisinin nerdeyse tümden yok edilişiyle sonuçlanan Endonezya’daki vahşet günleri o zamana denk gelmişti bizim sınıf mümessilinin bir sabah sınıfa geldiğimizde kulağıma eğilip “Ulan görüyor musun, bir gün biz de sizi böyle yapacağız!” deyişini hep hatırlarım. Ben de “Nah yaparsınız!” diye cevap vermiştim. Bir de, bir iddiamız vardı. O sıralar gazete yazılarıyla sosyalistlerin bir numaralı örneği ve temsilcisi durumuna gelmiş, milletvekili olduktan sonra da ününe ün katmış Çetin Altan ile ilgili olarak atıp tutar, “Oğlum, tamam, sen vatansever çocuksun, kafan da çalışıyor, böyle konuşuyorsun ama bu adam lüks villasında, elinde viskisi keyif çatıyor bir gün, senin de olacağın odur” diye hakaret ederdi bense bunu şiddetle reddederdim. Bu atışmamız, sonunda, şöyle bir iddia ile biterdi: “Ulan, on onbeş sene sonra gelir de seni İstanbul’da boğaza karşı, elinde viski bardağı ile bulursam, suratına tüküreyim mi?” derdi o. Ben de “Tükür ulan” derdim, “tükürmeyen şerefsizdir!”
Ancak, kuşkusuz İstanbul’a yolumuz düştüğünde boğaz kıyısındaki lüks villalarda değilse de ehven lokantalarda, viski değilse de rakı içtiğimiz olmamış değildir de, ne öyle bir karşılaşma gerçekleşti, ne de hatta o çocukluk günlerinden sonra bir daha görüşebildik.
Sözün kısası, o okumaz yazmaz bir çocuktu, ben kitap kurduydum o nal toplardı, ben sınıf birincisiydim. Sonunda, ben okumaya devam ettim, 12 Mart dönemindeki onca polisiye engele rağmen iş buldum, işsizlikti şuydu buydu hiç süründüğüm olmadı git gide daha iyisini olmaya çabaladığım solculuktan falan da hiç geri kalmadım. O ise, muhtemelen, liseyi zor bela bitirip orada kalmış olabilir. Altmışların ve yetmişlerin cinayet örgütlerinde üst yönetici falan olması ihtimal dahilinde bulunmakla birlikte, öyle olsaydı, bir biçimde kulağıma gelirdi daha aşağılarda yer almış olmasına ise ihtimal vermem.
Şimdi, ne zaman böyle “nostaljik takılsam”, aklıma gelenlerden biri bizim İsmail Hakkı’dır. Aklıma geliyor ve şöyle düşünüyorum: Benim bugünkü benzerlerim, kuşkusuz, bana göre çok daha zor iş bulabiliyorlardır artık çalışamaz ya da çalışmak istemez olduklarında da durumları benimkinden üç aşağı beş yukarı farklı olmayacaktır. Onun benzerleri ise, daha çok erken yaşlarında, ünlü politikacı, devlet yöneticisi, üst bürokrat ya da, küçük bir bölümü, yeşil sermayedar olmuştur.
İşte onların “mukadderat” dedikleri budur.
Doğrusu, itirazım yok. Ne itirazı, memleketin mahpus damlarındaki nöbetlerinin bir yenisini sürmekte olan üstadın hep hatırladığım deyişiyle, “inanmadığım Tanrım”a, yazdığı bu kader için şükran borçluyum.