Mesut Odman
Okumayan okuryazarlar
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 02:25 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 02:25
Dilimizin imkânlarındandır, güzelliklerinden de diyebiliriz. Böyle anlatımlara başvurabilmek, demek istiyorum.
Aslında “okuryazar” sözcüğünün anlamlarından yahut kullanımlarından biridir: Eğitim ya da öğrenim durumunu belirtmek için ilk, orta, yüksek biçiminde yapılagelen sıralamanın ilk öğrenimden önceki ve herhangi bir belge gerektirmeden geçerli sayılan basamağı yerine kullanılırdı eskiden; şimdi nasıldır, bilmiyorum. İlk basamağı da içinde olmak üzere herhangi bir örgün eğitim kurumunu bitirmemiş, ama okuma yazma öğrenmiş olanları anlatırdık bu sözcükle. Erkek yurttaşlarımız için bunun en yaygın kurumu ise ordu idi: Gençler zorunlu askerlik hizmeti sırasında, başka bir deyişle, “vatani görevlerini” yerine getirirlerken okuma yazma da öğrenirlerdi. O öğrenimin gerçekleştirildiği yerler ise, halk arasında, “Ali Mektebi ya da Okulu” yakıştırması ile anılırdı. Ancak, ordumuz bu gerçekten şanlı işi yaparken, sadece yüksek öğrenim değil lise mezunlarının da yedek subaylık yaptıkları o zamanlarda, silah altına aldığı bu nitelikteki gençleri “yedek subay öğretmen” olarak değerlendirirdi. Örnek olsun, benim, hem bu “Ali Okulları”nda okuma yazma öğrenmiş, hem de oralarda öğretmenlik yapmış birçok tanıdığım vardır.
Başlıktaki sözcüklerin aklıma gelişi ise dün gözüme ilişen bir araştırmanın bazı sonuçları dolayısıyla oldu. Orada da sorunlar var, ama gazetede gördükten sonra çalışmayı yürüten derneğin sitesinde de bulup özetini okuduğum araştırmanın bilimsel ciddiyeti üzerinde durmak değil niyetim. Sadece şu okuma konusuyla ilgileniyorum. Türkiye’deki 18-29 yaş aralığındaki kentsel genç nüfusu temsil ettiğini ileri sürdükleri bir örneklem grubundan aldıkları yanıtlara göre, gençlerin yüzde 55’i hiç kitap okumuyormuş; yüzde 81’i de ne tiyatroya ne de konsere gidiyormuş. Bunların üçte birinin halen eğitimlerine devam ettiklerini de belirtelim ve kabaca üçte ikisinden oldukça fazlasının, üstelik “ne okuyan ne çalışan ne iş arayan” kategorisindekilerin bile yüzde 69’unun hayatlarından, tümünün dörtte üçününse içinde bulundukları eğitimden memnun olduklarını vurgulayalım ki, nasıl bir alan razı satan razı dünyasının resmedildiği anlaşılsın.
Her neyse, asıl ilgilendiğime, şu okuma konusuna dönelim. Aslında, bu hiç okumayanların dışında kalan yüzde 45’in de az çok kitap okuduklarını söylemek kolay görünmüyor; çünkü soru öyle sorulmamış. Kitap okur musun, şu kadar süre boyunca kaç kitap okudun yahut hangi kitapları okursun türü sorular değil bunlar. Kitap satın alır mısın ya da haftada, ayda, yılda kaç kitap satın alırsın biçiminde sorular yöneltiliyor. Öyle ya, kitap dediğiniz de, son çözümlemede değil hepsinden önce, bir iktisadi sektörün ürünüdür ve nasıl her şey satılıksa orada üretilen mallar da satılıktır. Dolayısıyla, önemli olan ve sorulması gereken, kitap okunup okunmadığı değil, kitap denilen malın satın alınıp alınmadığı, ne kadar az ya da çok satın alındığıdır. Başka bir anlatımla, her ne kadar materyalistler, o arada bizim Engels, İngiliz atasözünü anarak “Pastanın kanıtı, yenmesidir” demişlerse de, öyle değildir, satılması ve satın alınmasıdır; kitabın varlığının kanıtı da okunması değil alınıp satılmasıdır!
Tamam da, okumayacaksa neden satın alsın, sorusu ise saçmadır; çünkü, kitaplık denilen mobilya parçası nasıl okuryazar evlerinin süsü ise kitaplar da oralardaki kitaplıkların süsüdür.
Şimdi gel de “oysa, biz bir zamanlar…” diye başlayan cümleler kurma! Anlatılacaklar ayrıksı örnekler olmadığı için o cümleleri kurup devam etmekte bir sakınca yok.
Oysa, bizim hiç kitap satın al(a)madığımız halde dünyanın kitabını okuduğumuz zamanlar, çok eskide kalmakla birlikte, olmamış değildir. Okul kütüphanelerini, halk kütüphanelerini, arkadaş kitaplıklarını geçelim, çocukken, sokaklarda kaldırım taşlarının üzerine oturup üç beş kuruşa kiraladığımız kitapları hatırlarım. Üç beş kuruş derken, lafın gelişi olarak söylemiyorum. Gerçekten beş kuruş ve üç değilse bile iki buçuk kuruş: Beş kuruşun yarısı değerindeki ve ortası delik, metal iki buçuk kuruşluklar olurdu; sıkı bir pazarlık yapabilirsek, sözgelimi, her biri beş kuruşluk iki kitabı yedi buçuk kuruşa okuyabilirdik. Gerçi ulaşabildiklerimiz, genellikle, Amerikan kültür endüstrisinin bakması da okuması da kolay ürünleri olurdu ama, ne gam! Onlarla bile okuma alışkanlığı edinmiş olurduk; üstelik, daha seyrek olarak, doğru dürüst kitaplara rastlayıp okuma fırsatını da bulabilirdik.
Çocukluk geride kaldıkça, kentlerin unutulmuş sokaklarındaki tek göz oda dükkânlarını sanki bizim gibi gençler kitap okusun diye açmış, cumhuriyet yetiştirmesi, emekli amcalarımız oldu. Her okul çıkışında onlara uğradık, seçip önümüze koydukları yeni gelmiş kitapları karıştırdık; her gidişimizde bir bölümünü okuyarak öğrendiklerimizi biriktirdik.
Yukarıda değindiğim araştırma bulguları arasında belirtilen, tiyatroya hiç gitmeyen ya da hiç denecek kadar seyrek giden gençler konusu da birkaç sözü hak ediyor.
“Bizim zamanımızda”, tiyatroya gitmemek bir yana, kendimiz tiyatro yapardık. Hem okulumuzda hem küçücük kentimizin “Gençlik Tiyatrosu”nda…
Peki, ya sansür ya okul yönetiminin, kent polisinin baskısı? Elbette hiç yok denemezdi de, aşmak asla bugünkü kadar zor ya da imkânsız değildi. Büyük kentlerde üniversite okuyan ağabeylerimiz gelirler, bize öğretirlerdi. Sadece tiyatrocular ve tiyatro meraklıları için anlamlı olacaksa bile, bir iki örnek vermeden geçmeyelim: Bizim tiyatromuzun yakın tarihinde önemli bir yeri olan Genç Oyuncular’ın kurucularından Atila Alpöge’nin “Çürük Elma” adlı oyununu kendi başımıza seçip edip okulda oynamıştık da, bırakalım önceden sansürü ya da sonradan cezalandırmayı, işimiz bittikten sonra da birtakım homurdanmaların dışında sıkıntı olmamıştı. Hem aile ve okul içi ilişkileri, hem eğitim sisteminin ve düzenin birtakım sakatlıklarını alaya alıp eleştiren bir oyundu oysa. Ayrıca, sadece öğrenci velilerine değil kent halkına da açık olan gençlik tiyatromuzda, basbayağı zülfüyâre dokunan sözlü ve sözsüz oyunlar sahnelerdik.
Bu yazı, git gide, tam bir ihtiyar muhabbetine dönüşüyor galiba. Eskiden böyle miydi, bir zamanlar yahut bizim zamanımızda neler neler vardı, bunlara gün mü denir ne günler gördük biz, türünden övünmelerle, yerinmelerle, hayıflanmalarla dolu söyleşiler olur yaşını başını almış insanlar arasında; düpedüz onlara işte…
Kötü mü?
Deyimin kendisinin pek de iyi bir “şey”i çağrıştırmadığı ortada. Aslına bakılırsa, “muhabbet”, belki iyice acımasız bir bıçkın argosu dışında, kötü bir anlam taşımaz. Ama önüne “ihtiyar” sözcüğü getirilince, iş değişiyor herhalde. İhtiyarlık, nereden bakılırsa bakılsın, ister apaçık bir doğallık taşısın, ister ölümlülerin hayatında atlanmasını hemen hemen hiç kimsenin istemeyeceği bir parça olsun, hatta isterse de bir yığın ayrıcalık barındırsın, genellikle kabullenilmesi güç bir durumdur; bu durumunu reddetmek için ne akıl almaz gülünçlüklere katlanan insanlarla neredeyse her gün karşılaşırız. Herhalde ondandır bu deyimin anlamındaki kötücül ton…
Oysa, geçmişi belli bir iyilikle, dahası özlemle anma anlamıyla bile, ihtiyar muhabbetinin kötülüğünden söz etmek neden doğru olsun? Hele geçmişimizde şu yirminci yüzyılın birçok kişinin kısalığından dem vurduğu bölümü varsa…
Burada kısa derken anlatmak istediğim, başında ve sonundaki toplam 25-30 yılın dışında kalan yirminci yüzyıldır. Hani şu, Nâzım’ın kahpeliğine, hayınlığına, yıkıcılığına aldırmadan içinde bulunmaktan hoşnutlukla söz ettiği yüzyıl… Bilenler hatırlayacaktır, bu sözcüklerle ve bu kadar beceriksizce değil elbette, güzel güzel anlattığı yüzyıl… İnsanlığın tarihinde tanık olmadığı büyük felaketleri yaşadığı halde, yine hiç tanık olmadığı, yepyeni bir hayata adım atıp küçümsenemeyecek ilerlemeler sağlamayı da başarabildiği yirminci yüzyıl…
Geçmişimizde bu kısa zaman dilimi bulunuyorsa, onun şu ya da bu kadarını yaşamışsak, ihtiyar muhabbeti yapmanın ne kötülüğü olabilir? Hatta, diyelim kendi ülkemizde, diyelim altmışlı yıllar, yetmişli yıllar olarak andıklarımız içinde kendi yaşadıklarımız varsa, o zamanlarda yaşamış, kavga etmiş, umutlanmış, yenmiş, yenilmişsek, geçmişi iyilikle, neden olmasın, özlemle anmak son derece insanidir.
İyi ama, ya o zamanları geri getirmenin, o kadarla da kalmayıp bunu benimsenebilir ve gerçekleştirilebilir bir mücadele hedefi olarak düşünüp belirlemenin de aynı hoşgörüyle karşılanması mümkün müdür? İnsani olduğu kuşku götürmez de gerçek hayatta daha iyiye ve güzele doğru adım atmak, onun için çaba harcamak bakımından doğru olmadığını söylemekte hiçbir çekince göstermemek gerekir. Yoksa, ister güçlükle ayakta durabilecek kadar yaşlanmış olalım ister o halimizi aklımızın köşesinden bile geçiremeyecek kadar genç, muhabbetimiz artık herhangi bir işe yaramayacak derecede göçüp gitmiş ihtiyarlara yakışır bir niteliğe bürünecek demektir.