Mesut Odman
Ne tamamlanmaz devrimmiş!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:31 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:31
Geçen haftaki yazıda, 1960 ile 1980 arasındaki dönemi “emekçilerin iki onyılı” sözleriyle adlandırmıştım. Bütün cumhuriyet tarihi boyunca emekçi sınıfların hem ekonomik olarak görece en rahat hem de siyasal açıdan en hareketli olduklarını ileri sürdüğüm bu yaklaşık yirmi yıl için “Türkiye’nin gecikmiş burjuva demokratik devriminin gecikmiş tamamlanma dönemi” yakıştırmasını yaptıktan sonra da şunu eklemiştim: “Tamamlanmış ve bitmiştir; bitmesi, bütün ilerlemelerin ve kazanımların tersine döndürülmesinin önü açılmış anlamındadır.”
Şimdi, aynı yazının sonunda verdiğim sözü tutarak, buradan devam edebiliriz.
Devam ederken, kesinlik taşıyan anlatımlarla dile getirilmiş, ama çok kısa bırakılmış bazı saptamaları açmakta yarar var.
Birincisi, burjuva demokratik devriminin gecikmişliği. Burada, önce, ima etmenin ötesinde bir açıklıkla belirtildiği gibi, bir görelilik söz konusu. Burjuvazinin, belleğimin beni yanıltmadığını umarak kaynak veriyorum, Ellen Meiksins Wood’un yerinde görünen düzeltmesiyle söylenirse, kapitalist sınıfın adına yazılmış “demokratik devrim”in farklı coğrafyalarda iki yüzyıla yaklaşan bir geçmişinin olduğu düşünüldüğünde, onlara göre bir geç kalmışlığın varlığı ortada görünüyor. Buna bir de belli başlı “demokratik” dönüşümlerin gerçekleşmesinde ortaya çıkan gecikmeler ve eksiklikler eklenirse, neden gecikmiş nitelemesinin kullanıldığı daha iyi anlaşılabilir.
Ancak, ikinci açıklama çabasına geçmeden önce, ilki üzerinde biraz daha durmalıyız. Bunu yaparken de, asıl önemli noktaya gelmeden, şu burjuvazi sözcüğünü kullanma alışkanlığımızla ilgili bir iki değinme, yazının okunmasını rahatlatma bakımından yararlı olabilir. Bir kez, kapitalizmin iki ana sınıfından biri ve, deyiş uygunsa, sahibi olan sınıftan söz ederken “burjuvazi” dememizin tarihsel nedenleri var, hemen herkes öyle demiş çünkü. Hatta, kimilerince, Cemal Süreya’nın salt “Güzin, dizin, burjuvazinin” sözcüklerindeki kafiyenin keyfini çıkarmak için yazdığı rivayet edilen “Terazi Türküsü”nde olduğu gibi şiirlere de girmiş bu kullanım:
Dostum Elif. Harput Kasabı. Güzin.
Günde beş vakit Harput ve hüzün
Doldur doldur Allahını seversen
Anası satılsın burjuvazinin
Dostum Necla. Sıhhat berberi. Dizin.
Seni anmak sonu açın yalnızın
Doldur doldur Allahını seversen
Anası satılsın burjuvazinin
Dostum Mahmut. Gül Çayevi. Yazın.
Akılda kalmıyor adresin uzun
Doldur doldur Allahını seversen
Anası satılsın burjuvazinin
Şiirin hoşluğunu bırakıp hayatın yahut sınıf mücadelesinin o kadar da hoş olmayan gerçekliğine dönersek, burjuva demokratik devriminin tamamlanması konusuna geliyoruz. Az önce değindiğimiz açılmaya muhtaç noktaların biri de budur.
Bunu der demez, benim epey uzun sürmüş olduğunu kabullenmeden edemeyeceğim ömrümün, onun içinde de çok büyük bir bölümü kaplayan devrimcilik iddiasındaki ömrümün, hep uğraştığımız bir sorununa gelmiş oluyoruz.
Bu sorunun bir yanı, sahibiyle, işleviyle öyle anılagelmiş devrimin, adına yazıldığı devrimle çıkar bağı kalmamış, daha da ötesi, onun peşine düşmeyi çoktan bırakmış burjuvazinin yerine burjuvaziye dost olmayan sınıflar eliyle gerçekleştirilmesidir.
Şu son yazdığım karmakarışık cümle, hemen hemen yüz yıldan beri devrimcilerin aklını karıştıran durumun bir yansımasıdır. Biraz zorlayanlar, özellikle geçen yüzyılın başarıya ulaşmış ilk sosyalist devriminin başlangıçtaki ve çok daha sonraki güçsüzlük dönemlerinde, bu yansımanın başka örneklerini de kâğıda dökebilirler. Bu akıl karışıklığının kaynağında ise tarihin tanık olduğu ilk ve en büyük sosyalist devrimci yakıştırmasına kimsenin itiraz edemeyeceği Lenin vardır; hukukçuların alışkın olduğu deyişle, işin esasına değil lafzına bakıldığında böyle bir yargıya varılabilir. Oysa, sınıf mücadelesindeki güç dengesinde kaymaların çok sık ortaya ortaya çıktığı bir dönemin gerçekten eşsiz bir önderi olan bu adamın, Nisan 1917’nin ilk günlerinde otaya attığı ve en yakın yoldaşlarını bile inandırmaya uğraşırken göbeğinin çatladığı sosyalist devrimin ilk ve en yakın hedef olduğu saptaması, kendisinin o güçlüğün yaratılmasındaki payı bir yana, demokratik devrimin öncüsüydü, tamamlanmasıydı, şuydu buydu tartışmalarının açık seçik noktalanışıdır. Üstelik, aynı büyük devrimci, “tamamlanmamış” demokratik devrimin eksik bırakılmış görevlerinin, sosyalist devrimi gerçekleştiren işçi sınıfı tarafından, geçerken, bu sözcüğü altını çizerek vurgulamakta yarar var, sosyalist devrimin bir yan ürünü olarak tamamlanacağını defalarca yazmış ve söylemiştir.
Buradan şöyle bir noktaya gelebiliriz; gelebiliriz değil, gelmek zorundayız: Burjuva demokratik devrimin tamamlanması düşüncesi ya da beklentisi, geçen yüzyılın başlarında, az çok anlaşılabilir bir saçmalıktı; şimdiyse, büsbütün imkânsızdır ve bunu ciddi ciddi ileri sürmek, düpedüz, sosyalist devrimden ve sosyalizmden kaçıştır. Sosyalist devrimin gerçekleştiğini, sosyalizmin kuruluşu yönünde dev adımların atıldığını, bunun yeryüzündeki güç dengelerinde yol açtığı muazzam altüst oluşları, bütün bunların kendi varoluşunda yarattığı benzeri görülmemiş tehdidi yaşamış olan dünyanın kapitalist sınıfları, kendi açılarından kuşkusuz çok haklı olarak, “bir daha asla” demektedirler.
Onlara kesinlikle hak veriyoruz; bir daha asla demokrasi, özgürlükler, insan hakları, bilmem ne diyerek mezar kazıcılarımıza soluk aldırmak niyetinde değiliz, demeleri doğaldır. Bunu en gelişmişinden en az gelişmişine kadar bütün demokrasilerinde söylüyorlar.
Zaten biz de demokrasi peşinde falan değiliz. Biz insanın insanı sömürmediği, yönetenin yönetileni ezemediği, git gide yöneten ile yönetilen ayrımının yok olduğu bir toplumun peşindeyiz.
Bu sonucu belli olmayan bir kumar ya da, her ne kadar öylesi kalmadıysa da, daha iyi olanın daha az iyi yahut daha kötü olanı yendiği bir spor yarışması değildir; daha doğrusu, bir yarışma değildir. Her zaman gündemde olan, sürüp giden, adlı adınca bir kavgadır. Haklı olan biziz. Haklı olan her zaman güçlü olmuyor; bunu biliyoruz.
Güçlü olduğumuzda kazanacağız. Kazanacağımız, bugüne kadar hiç yaşayamadığımız güzellikte bir hayattır.