Küçük Bir Soru

25/07/2010 Pazar
Küçük Bir Soru

Basit bir soru, diye başlamıştım. Ama, olmadı yanıtı üzerinde düşündükçe ve genel kabul görme olasılığı yüksek bir yanıt bulmakta zorlandıkça, o kadar da kolay bir soru olmadığını anlayıp, onun yerine, “küçük” bir soru dedim. Hem o kadar basit değil hem de pek büyütmeye değmez ilgi duyabileceklerin sayısı kabarık olmayacaktır, bir sorunun odağında yer alan kişiyi herkes gündemin başına oturtuyor zaten, biz de aynı değirmene su taşımayalım, iki.

Soru şuydu: Erdoğan adındaki politikacı, kürsüsünün karşısında toplaşmış kadınlı erkekli dinleyici kalabalığıyla birlikte o ağlama seansını niye düzenledi? Ne diye 12 Eylül’ün katlettiği o solcu çocukların adlarını da anarak solcu bir şairden dizeler okudu? Tamam, öbür mahkumun ailesine mektubunu okurken muradı apaçık belli oluyor ve çok da saçma görünmüyordu: Eski ülkücülere seslenerek ve onların yeni yetme ülkücüleri etkileyeceklerini varsayarak, kendi aklınca, evet kampanyasına esaslı bir giriş yapmış oluyordu. Ama, aynı etkilemenin solcular için de olabileceğini, benzer biçimde, o ağlaşma ayinlerinin çekimine kapılıp yeni yetme solcuları evet yönünde etkileyecek eski solcular olduğunu mu düşünüyordu acaba?

Burada, sorular ve olası yanıtlarıyla ilgili irdelemeyi sürdürmeden önce, bir mola verilip ikincil bir konuya değinilebilir.

Bu durmadan konuşan, dolayısıyla, ister istemez, her konuya, her başlığa, her alana dalıp çıkan, çoğu kez de daldığı yerde boğulup kalan politikacı, şiir ve şairler konusunda bir kez daha çuvalladı. Bu sözcük kendisinin işgal ettiği makamın asaleti açısından biraz yakışıksız kaçıyorsa, konuşmalarını hazırlayan ve kendilerini çok uyanık sanan cahil danışmanları tarafından, diyelim, bir kez daha güç duruma düşürüldü. Gerçi buyruğundaki yayın organları okuduğu dizelerin 12 Eylül’ün katlettiği devrimci çocuklardan hangisi, Necdet Adalı için mi Erdal Eren için mi yazıldığı konusunda bir kafa karışıklığı içindeydiler de, asıl, üzerinde konuşmakta olduğumuz hep birlikte ve kamuoyuna açık olarak gözyaşı dökme ritüelini izleyen günlerde, şair Nevzat Çelik’in odatv’de yer alan bir açıklamasını okuduk. Şair, yazdığı o şiirin 12 Eylül’de çocukları öldürülen annelere, evlerinden, mutfaklarından, tarlalarından çıkıp mücadeleci bir kimlik kazanan annelere adanmış olduğunu söylüyor ve o şiirin yer aldığı kitabı alıp bakmış olsalardı orada bir kişiye yönelik öyle bir atıf olmadığını görürlerdi, diyordu. Adı geçen politikacının o tür araştırmaları yapmaya vakti olamayacağına göre, yakınındaki birileri “wikipedia” diye bilinen “kaynağa” bakarak bu son derece vurucu olduğuna inandıkları metni hazırlamışlar anlaşılan. “İnandıkları” diyorum çünkü, herhalde inanmışlardır, öyle kabul etmek zorundayız. İnanmadan yapmışlarsa, danışmanı oldukları kişiyi tiye alıyorlar demektir yok, inanarak yapmışlarsa, niteliksizliğin bu kadarına pes demek gerekir ve her iki durumda da bunu yapanların kapının önüne konmaları şarttır. Konmadıkları bilindiğine göre, sabık ve sakıt başbakan Menderes’in elli küsur yıllık “odunu aday göstersem, seçtiririm” sözü, bir kez daha doğrulanan bir öngörüye dönüşmüş demektir. Aday gösterenlerin kim oldukları bir ölçüde tartışmaya açık sayılsa bile, aday gösterilenlerin nitelikleri ve seçilmiş oldukları apaçık ortadadır.

Şiir okumaya pek meraklı görünmekle birlikte şiirden anlamaz bir politikacının kısa sürede başına gelen bu ikinci olaydı şiirleri, şairleri, ithafları, hepsini birbirine karıştırıyor ve hiç ders almıyor, bu tür hataları tekrar edip duruyordu.

Şiir sevdası insanın başına ne işler açarmış meğer, biz de övülesi ve övünülesi bir haslet sanırdık!

Molayı burada kesip yeniden baştaki sorulara dönersek, şurada kalmıştık: Erdoğan, 12 Eylül’de idam edilmiş devrimci gençlere candan gönülden sahip çıktığını göstermek için herhalde, böyle bireysel ve kolektif gösteriler düzenleyerek, eski solcuların ve onların yardımıyla yeni yetişen solcuların gözünde bir prestij ve/veya sempati yaratarak toplayacağı oylarla evetlerin çoğunlukta olmasını sağlamak istiyor olabilir mi? Eğer böyleyse, eskisiyle yenisiyle solcuları bu kadar kolayca, inandırıcılığı, içtenliği böylesine kuşkulu yollarla ikna edilir görüyor olabilir mi? Haydi öyle görüyor diyelim, eskisiyle yenisiyle solcuları bir araya getirdiğinde ortaya çıkabilecek kitlenin hatırı sayılır büyüklükte olacağını mı düşünüyor? Yoksa, evetlerle hayırlar arasında küçük bir fark bulunduğunu bir biçimde kestirmeyi ya da öngörmeyi becermiş de evetler aleyhine var gözüken bu küçük farkı da solcuları kendi yanına çekerek kapatıp, hiç de haksız sayılamayacak bir değerlendirmeyle çok bel bağladığı referandumu alıp gitmenin hesabını mı yapıyor?

Aslında, biraz üzerinde durulduğunda anlaşılıyor, tek bir soru değil dolayısıyla küçük de sayılamaz, tersine, birbirini izleyen, birbirinin içinden çıkan çok sayıda soru var ve sonunda bir sorular yığını oluşuyor.

Benim eğilimim, hâlâ şu yönde: Hem bir politikacı olarak Erdoğan’ın hem de başında bulunduğu politik örgütün, Türkiye gibi çok büyük ve, önemli ölçüde de bu büyüklüğüyle bağlantılı olarak, herhangi bir başka ülke ile karşılaştırılamayacak çözümsüzlükte sorunlar içindeki bir ülkede olup bitenleri yönlendirici bir etkiye sahip olmaları beklenemez. Ne kişisel birikim ve yetişkinlik, ne siyasal/örgütsel gelenek açısından bakıldığında böyle damgasını vuran bir etkileyicilikten söz edilebilir. Kuşkusuz, kadrolar olsun politik hareket ve örgütler olsun, durdukları yerde durmaz ve gelişirler hatta, bu gelişme zaman zaman şaşırtıcı bir hıza ve düzeye de ulaşabilir. Bir politikacı olarak Erdoğan ve üç gün önce ortaya çıkmış bir örgüt olmakla birlikte asla o kadar köksüz kabul edilemeyecek bir siyasal hareket olarak AkP de bu genellemenin dışında değildir. Değildir de, hükmettikleri süre yaşayarak ya da deneyip yanılarak öğrenmek için oldukça kısa, bizim kendileri için bir kanı oluşturmamız bakımından yeterince uzundur ve hükmetme performansları ortadadır o süreye ve performansa bakıldığında, geçerliliğine itiraz edilemeyecek bu genellemenin işaret ettiği gelişme düzey ya da derecesinin kayda değer olmadığını saptamak durumundayız. Öyleyse, oradan gelecek değişik ciddiyet ve inandırcılık düzeyindeki adım, atılım ya da açılımları anlamlandırmaya çalışırken ayıracağımız düşünsel emek süresinde cömertlikten kaçınmamız yerinde olur.

Bununla birlikte, herhangi bir etkileri yok denemez elbette. Ama onlarınki, sözgelimi, yüzme bilmeden derin sulara atlamış birinin, can havliyle çırpınırken, kendisini kurtarmaya gelenleri de tehlikeye sokmasına benzer bir etkileyiciliktir.

Çok yakın geçmiştir ve hâlâ yaşamaya devam ettiğimiz için geçmiş de sayılmaz o yüzden, aklı eren herkesin bu dediğimize ilişkin bellek kayıtları yeterince çok ve tazedir.

Eğlenceli olabileceği ve bu yaz sıcaklarında fena gitmeyeceği varsayımıyla, bendeki bu tür bir kaydı aktararak bitirelim.

Erdoğan’ın Baykal’ın açık, AsP’nin biraz gizlenmiş destek ve onayıyla yasaktan kurtarılıp başbakan yapıldığı 2003’ten sonraki bir iki yıl içinde dinlediğim bir öyküdür. Anlatanlar ise “ekonomi bürokrasisi” yaftasıyla anılan kesimden insanlar. O günlerin taze başbakanı toplantılarda ve toplantı benzeri danışmalarda anlayıp öğrenmeye çok hevesli, iddialı görünür ve, tevatür bu ya, hem bilgisi hem tecrübesi ile çok uzak olduğu hemen anlaşılan birçok konuda “boş zamanlar”ında özel çalışmalar yapar, açıkçası, dersler alırmış. Eh, koskoca başbakanın boş zamanı da ne zaman olabilir, elbet geceler ve uyku zamanları. O yüzden, uykusundan fedakârlık ederek çeşit çeşit konularda dersler almaya çabalarken, ertesi gün, herkesin güzelce uykusunu alarak geldiği toplantılarda, sık sık içi geçer, hatta oturduğu koltuktan düşeyazdığı olurmuş.

Bürokratlar böyledir işte, olmadık dedikodular uydururlar.

Ama ben bu tür öykülere o zaman da inanırdım, şimdi de inanıyorum. İnanmayanlar, bu fedakâr politikacımızın televizyonlarda her an karşılaşabilecekleri görüntüsüne biraz dikkatli baksınlar. Nedendir bilinmez, bizim Çerkezin, adıyla sanıyla Mehmet Bozkurt’un kafasını taktığı bıyıklarını bıraksınlar, artık basbayağı adacıklara bölünüp parmakla sayılır olmuş gür saçlarına ve her an yaşarmaya hazır şefkatli gözlerinin altındaki torbalara baksınlar. İhtiyarlamak her ölümlünün akıbeti lakin, bu kadar mı hızlanarak gerçekleşir? Sağlıkla ne ilgisi var! Ara sıra ve çaresiz rastlantılarla açığa çıkan sıkıntılı durumların sıradan bir şeker hastalığı ile ilgili olduğunu bir yığın anlı şanlı profesör açıklamıştı zamanında…

Ne kadar akıllarda kaldıysa, Althusser’in “teorik anti-hümanizm” laflarına aldırış etmeyelim, zaten adı üstünde, o “teorik” düzeydedir pratikte hümanist olmak zorundayız. Şimdi o saygı dolu hitabın yeri geldi, “Sayın” Erdoğan da bir insandır ve insanların daha fazla acı çekmesine göz yummayıp dinlenme imkânlarını sağlamak zorundayız. Hele böyle bir dinlenme milyonlarca hemcinsinin de kurtuluşu anlamına gelecekse, bu herkes için hayırlı sonuca kayıtsız kalmak, insanlıktan biraz olsun nasibini almış hiç kimseye yakışmaz.

ÖNCEKİ YAZILARI