Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Kendi düşen ağlamaz

Bizim atasözümüzün anlamını kavraması ve gereğini yapması gereken, düşe kalka büyüyen çocuklar falan değil, insanlıktır.

Yayın Tarihi: 26.06.2025 , 23:13 Güncelleme Tarihi: 27.06.2025 , 00:00

Ağlamaz mı gerçekten? Sözgelimi, neşeyle koştururken ayakları takılıp ya da birbirine dolanıp düşen çocukları izleyin bakalım. Çoğunun ağladığını görmüşümdür. Ağlamayanlar da olur. Ama onlar da yüzlerinde bir acı anlatımıyla kalkarlar, kısa pantolonlu iseler dizlerinde mutlaka bir iz, belki ince bir kan sızıntısı, bir kızarıklık, bir tozlanma olmuştur. Önce oralarını temizlemeye çalışırlar. Hemen sonra çevreye bakınırlar, kendilerini izleyen var mı diye. Varsa ve canları yandıysa, “Acımadı ki, acımadı ki!” diye hem kendilerini hem o münasebetsiz seyircileri inandırmak istercesine yüksek sesle söylenirler. Erkek çocuklarında bu söylenme daha ısrarlıdır; çünkü, bana sorarsanız, bu tür durumlar karşısında “Erkekler ağlamaz!” öğüdüyle yetiştirilmişlerdir. Bu terbiyeden yoksun bırakılmış kız çocukları ise, doğal olarak, can acısının gereğini yapar, ağlamanın en dokunaklısını koy verirler.

Başlıktaki atasözünün birincil anlamıyla diyelim, tek tek sözcüklerin yarattıkları ilk çağrışımlarla başlamış olduk. Oysa, bu atasözünün anlamına ilişkin olarak, ilgili sözlüklerde aşağı yukarı şu ortak açıklamaya rastlanır: Yanlış davranışı yüzünden zarara uğrayan, kötü durumlarla karşılaşan kimsenin yakınmaya hakkı yoktur. 

Aradaki farkı küçümsememek gerekir. Hele az önce yaptığımıza benzer biçimde, çocukların sevimliliği işin içine katılarak açıklamalar yapılması, hatalı tutum ve davranışın da ortaya çıkan sonuçların da gerçekte olduğundan küçük gösterilip önemsizleştirilmesine yol açabilir. Eğer böyleyse, uzak çağrışımlardan hareket etmeyi bırakıp daha doğrudan konuya girmekte yarar var, demektir.

Söz konusu olan, kendi düştüğü için yakınma hakkını yitirmiş diyemesek bile, bizim atasözümüzün anlamını kavraması ve gereğini yapması gereken, düşe kalka büyüyen çocuklar falan değil, insanlıktır.

Öyledir de, ben bu sözcüğü pek seyrek olarak kullanırım. Şimdi, burada da, onun yerine “emekçi insanlık” demekten yanayım. Ne fark var? İlki çok daha amorf bir yığını anlatıyor. O yığının kimleri kapsadığına bakarsak, aslında hiç de birbirinin dostu sayılamayacak, dostluk ne demek, çıkarları, hatta varlığı birbiriyle uyumsuzluk içinde olan, yeryüzünün tümden havaya uçurulma olasılığı dışında ortak korkuları bulunmayan kesimlerle karşılaşıyoruz. Emekçi insanlık deyişi ise o yığının içindeki asıl büyüklüğü, hangi coğrafyada hangi koşullarda olursa olsun hayatını sürdürebilmek için emek gücünden başka bir aracı, dayanağı, güven kaynağı bulunmayanları anlatıyor. İşte o emekçi insanlık, geçen yüzyılda bütün çağlar boyunca ulaşamadığı bir yere ulaştıktan sonra, aynı baş döndürücülükte bir gerilemeyle, hız ve kapsam açısından yine çağlar boyunca görülmemiş denebilecek bir çöküş yaşamıştır. Bunun etkileri insan hayatının bütün alanlarında ve ayrıntılarında apaçık ortadadır.

Bizim Fatih Yaşlı iki gün önce o etkilerden birini, artık bizi alıştırdığı açıklıkla, burada hatırlatmıştı:

“Atom bombası, yani nükleer silah kullanarak birkaç saniye içerisinde yüz binlerce insanı katledebilmiş yeryüzündeki tek devletin kimin nükleer silaha sahip olabileceği ve bunun insanlık açısından tehlike teşkil edip etmediği konusundaki son karar verici statüsünde yer alması, bunu da savaş sebebi sayabilmesi, tarihin en kötü ironilerinden biri olsa gerek.  

Sovyetler Birliği’nin varlığı bunun önündeki en büyük engeldi; çünkü Sovyetler ABD’nin elinde hangi nükleer silah varsa onun aynısını, hatta kimi zaman daha etkilisini yapmayı başarmış ve bu da ortaya ünlü ‘dehşet dengesi’ni çıkarmış, bu nedenle de ABD Soğuk Savaş boyunca Sovyetler’e kendisiyle eşit güçte olduğu için saldıramamış, nükleer bir savaşı başlatamamıştı.” 

Bitip tükenmeyen, bitip tükeneceğe de benzemeyen savaş ve ölüm tehdidinin yanı sıra bireysel ve toplumsal hayatın bütün alanlarında son derece yıkıcı nitelikteki etkilerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bütün bunların emekçi insanlığın kendi yanlışları sonunda, sadece o yanılgılara bağlı olarak ortaya çıktığını ileri sürmenin, hem haksızlık hem de gerçekliğe uygunsuzluk olduğu düşünülebilir. Emekçi insanlığın büyük yaratıcılığının ürünü olan bütün o kazanımların en başından beri düşmanlarının dışarıdan saldırıları altında geliştirildiği hatırlatılabilir. Bunların çöküşteki payı yadsınamaz elbette. Ama bu saldırıların yeterince püskürtülemeyişinin de kendi kendine düşmek anlamına geldiği, onun bir parçası olarak gerçekleştiği söylenebilir. Buna iç yetersizliklerin giderilemeyişi eklenince çöküş ya da bizim biraz umut tazelemek, daha çok da gerçeğin gizlenen özünü sergilemek üzere yeğlediğimiz sözcükle çözülüş, hemen herkesçe görülebilir duruma gelmiştir.

Karmaşık sorunları üç beş cümlede özetlemeye çalıştığımızı, aynı anlama gelmek üzere, olmayacak bir işe kalkıştığımızı öne sürenler çıkacaktır. Büsbütün yanlış olmaz. Yeterli derinlikte ve cesaretle yapılmış çözümlemeler, dolayısıyla onlara dayalı genel kabul görmüş sonuçlar bakımından hâlâ eksikler vardır. Ama bu eksiklerin giderilmesi bir yandan, böylece ulaşılacak ortaklaşmanın sosyalist iktidar hedefli bir eylemin yol göstericisi oluşu bir yandan, her türlü karamsarlığı da en boğucu umutsuzluğu da silip süpürecektir. 

Devrimciler için iyimserlik bir, umut iki, olmazsa olmazlardır. Çocuklarımıza kavgada yitirdiğimiz yoldaşlarımızın adlarını verişimiz de Umut deyişimiz de ondandır.

Buradaki yazılarını okudukça “Şanslı oldukları kuşku götürmeyen öğrencilerine kim bilir neler öğretiyordur?” dedirten Nevzat Evrim’in son yazısını bitirirken söylediklerine kulak kabartabiliriz şimdi:

“Şairin dediği gibi, kapanırsa ‘kapansın el kapıları, bir daha açılmasın.’ Bu ülke, kimsenin kimseye kul olmayacağı, insanlığın kardeşçe yaşayacağı sosyalist dünyanın kurulmaya başlayacağı ülke olmaya adaydır. İnsanlığın geri kalanına öncülük etme şerefine nail olabiliriz.”

Enternasyonalizm mi demeli, uluslararası kardeşlik mi, ne dersek diyelim, o açıdan benzersiz bir yarışmadır bu. Hiçbir şeyle karşılaştırılamaz. İkide bir karşımıza çıktıkça sinir bozan bu “şey” yerine ne koyarsanız koyun, onunla karşılaştırılamaz.

Bütün ülkeler için, onların emekçi halkları için, tıkanıp soluk alamaz olmuş, çukurun dibini gördüğünü düşündükçe daha ne çukurlara düşmüş insanlık için bundan güzel bir yarışma olabilir mi: Hangimiz öncülük edeceğiz, hangimiz sonu gelmeyen rezillikleri ezip geçerken öteki insan kardeşlerimize kurtuluşun mümkün olduğunu göstermiş olacağız?   


Not: Çok önem verdiğim buradaki yazılara ayırdığım zamanın bir bölümünü, yine aynı ölçüde önemsediğim, ama gecikmiş başka çalışmaları sonuçlandırmak üzere kullanmak durumundayım. Bunun için, bir süre, bu yazıları her hafta yerine iki haftada bir yazmaktan başka çare bulamadım. Dost okurların ve bu yayının sorumlusu arkadaşlarımın hoşgörülerine sığınıyorum. 

Mesut Odman 'ın Son Yazıları