Mesut Odman
İnanılmaz
Yayın Tarihi: 10.10.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 10.10.2025 , 00:00
Bu sözcüğün her günkü konuşmalarda ne zamandır sık sık kullanılır olduğunu hatırlamıyorum; çok eskiden beri değil, sanırım. Buna karşılık, yaygınlaşmasının spor spikerleri, özellikle de futbol maçlarını canlı olarak anlatanlar eliyle gerçekleştiğini, en azından onların büyük katkılarının olduğunu rahatlıkla ileri sürebilirim. “Daha neler!” diye itiraz edebilecekler için bir açıklamam da yok değil ayrıca.
Söz konusu anlatıcılar, özellikle çekişmeli ve seyredilmeye değer maçlar sırasında, bu sözcüğü sıkça kullanırlar. Ancak, bu kullanım, genellikle birbirinden farklı, hatta kimileyin karşıt özellikler taşıyan durumlarda karşımıza çıkar. Örnek olsun, tek bir oyuncunun ya da bir oyuncu grubunun pek seyrek görülen güzellikte bir golü anlatılırken “inanılmaz” sözcüğünün, hem de kulak tırmalayan bir haykırışla söylendiğine tanık olur, tanık olmanın çok ötesinde bir dayanma sınavından geçmek zorunda kalırız. Ama aynı sözcüğün, bu kez kaçırılması imkânsız görünen bir golün atılamayışı için de kullanılabildiğini, üstelik bunun birkaç dakika önce atılmış bir gol için söylendikten hemen sonra haykırıldığını hatırlıyorsak, bu inanılmazlığın her zaman olumlu bir anlam taşımadığını da öğrenmiş oluruz. Kısacası, atılanlar, kaçırılanlar, çığlıklar, ıslıklar gırla giderken bunların tek tek her birine ve tümüne birden “inanılmaz” demek, dilimize bir zenginlik katmasa da yanlış olmaz.
Biraz karışık diyen çıkarsa, doğrudur; ama aslında olayın kendisinin yanı sıra yansıtılışı da karışık sayılır, dolayısıyla ikinci ağızdan anlatımında da karışıklık olması doğaldır. Ne de olsa biz ikinci ağızdan aktarmış oluyoruz, birinci ağız o acar spikerlerdir. Yine de karışıklığı biraz gidermeye çalışabiliriz: Atılan golün inanılmaz güzellikte olduğu anlatılan birinci durumda atan taraf için olumluluk var, yiyen içinse olumsuzluk. Oysa, ikinci durumda golü kaçıran taraf için olumsuzluk söz konusu iken, yemekten kurtulan için kendi becerisi olsun olmasın bir olumluluktan söz etmek gerekir.
Neyse, karışıklığı giderelim derken, daha da karıştırmamalı. Az çok eğlenceli bir giriş yapalım derken uzatıp tadını kaçırmayalım ve, “Bu da nerden çıktı şimdi?” tepkisini göze alarak, epey eskide kalmış bir toplantıda söylediklerimizle devam edelim.
"Türkiye burjuvazisi, hemen herkesin açıkça görebildiği ve kendisinin de artık kanıksanmış bir çaresizlik olarak kabullendiği bir siyasi kadro yoksulluğu içindedir. Bu sonucun ortaya çıkmasında, uzun bir süre boyunca, hep sopa göstererek ve sık sık da sopayı kalkan başlara indirerek yönetebilmiş olmanın payı vardır."
Bunları, bir süre değişik yerlerde sözle dile getirdikten sonra, ilk kez 2002 yılının Nisan ayında yapılan kamuya açık bir soL Meclis toplantısına sunduğum bildiri basılırken yazıya dökmüştüm. O sırada bugünkü iktidar partisi yönetime gelmemişti daha. Ama aynı yılın 3 Kasım günü yapılan seçimlerde, bizim ülkemiz bir yana, dünyamızdaki bütün ülkeler hesaba katıldığında bile az görülmüş, belki de hiç görülmemiş bir sonuçla karşılaşılmış ve kuruluşuna bakıldığında dünkü çocuk denebilecek AKP, geçerli oyların sadece üçte birini alarak milletvekilliklerinin üçte ikisini kazanmış, ayrıca yalnız iki partinin bulunduğu bir parlamento ortaya çıkmıştı. İleride bu tabloya bakılarak ne komplo teorileri geliştirilebilir, diye aklımdan geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Aradaki uzun zaman içinde geliştirenler oldu mu, olduysa da bilmiyorum. Komplo teorileri üreticileri ve meraklıları hiç tükenmez; özellikle kapitalizmin ömrünü uzatmakla ilgili olanlar… Nedenini o ömrün çok uzamış olmasında ve bunun yarattığı şaşkınlıkta aramakta sakınca yok. Hepsi bir yana, oldukça uzun bir zaman diliminde parlamentonun saygınlığının hızla azalarak “inanılmaz” bir düzeye gerilediğini, bu durumun dünyadaki genel eğilimle tutarlı olduğunu söylemenin yeniliği kalmamakla birlikte gerçeğe uygunluğu git gide anlaşılır oluyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Nisan 2002’deki o konuşmanın özellikle “hep sopa göstererek ve sık sık da sopayı kalkan başlara indirerek yönetebilmiş olmanın payı” bölümüyle, geçerliliğini koruduğu görülebiliyor. Dahası, oradaki “Türkiye” sözcüğü çıkarılırsa, geçerlilik alanının yeryüzünün tümünü kapsayacak biçimde ve gerçekliği yansıtma gücü artarak genişlediğini öne sürebilirim.
Ülke yönetimlerindeki güçleri, değişik adlar altında varlıklarını sürdüren parlamentoları çok geride bırakan, devlet işlerini yürütürken çocuklarını, damatlarını, eşlerini görevlendiren, hatta bir sabah kalktığında karısını başkan yardımcısı ilan ediveren, bu dediklerimin birini, ikisini yahut çok daha fazlasını yapabilen, ama adları ne kral, ne imparator, ne de sultan olan politikacılar, yeryüzünün hemen her yanında hüküm sürüyorlar. Böyle deyince kapitalist sınıfın Amerika ölçülerinde bile küçük sayılamayacak bir temsilcisi olarak siyaset yapan Trump ilk akla gelenlerden biri ya da birincisi durumunda elbette. Gerçi o karısını öyle bir göreve getirmedi henüz. Henüz demek haksızlık olur mu acaba? Belki hiç o niyeti yoktur. Yine de, Bayan Trump’ın “first lady” olmakla yetineceğini düşünmekte acele edilmemeli! Anayasaydı, yasalardı, bunları öne sürmekse boşuna. Ne demişti bizim Çoban Sülü: “Demokrasilerde çare tükenmez.” Orası da şanlı şöhretli bir demokrasi olduğuna göre…
Bay Başkan son günlerdeki konuşmalarının birinde “ben sürgündeyken” diye bir söz etmişti. İlk başkanlık döneminden sonraki seçimi kaybedip Beyaz Saray’dan uzak kalışını kendisine karşı kurulan komploya bağlıyor ve aradaki dört yılı “sürgün yılları” sayıyor. Ayrıca, New York’ta, Chicago’da, daha birçok yerde karargâh kurmuş komünistlerin üstüne çullanmasına karşı gereken önlemleri aldığını da gizlemiyor. Bizim çığırtkan spikerlerimizden örnek alıp “inanılmaz” diye bağırsak ayıp mı olur dersiniz?
Bununla birlikte, üstümüze düşen bir acil şifalar dileği varsa, neden kaçınalım? Kendileri dostumuz değilse bile insandır ne de olsa!
Bize gelince, nerden baksanız çaresiz fanileriz.
Ancak, ölümlü olduğumuz besbelli de, çaresiz olduğumuzu kim söylemiş!