Mesut Odman
Hesap
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:28 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:28
Bir tür hesap verme olacak bu. Habire yazıp duranların, uzunca aralıklarla da olsa, şöyle bir soluklanıp dost okurlara hesap vermesinde yarar vardır. “Yarar vardır” biraz ortalama, belki biraz da kaçak bir anlatım onun yerine, zorunludur demek daha doğru olabilir. Öte yandan, okurlardan söz açarken hep “dost” vurgusu yapıyorum çünkü, mutlaka dost olmayan okurlar da bulunmaktadır bulunmamış olmaz, güllük gülistanlık bir alemde yazıp çizmiyoruz. Öylelerine verilecek herhangi bir hesaptan söz edilemeyeceği ise yeterince açık olsa gerektir. Buna karşılık, hiçbir yazarın bir tek kişiyi bile okuru olmaktan yasaklaması ya da bunu herhangi bir biçimde engellemesi mümkün olmadığına göre, onlar da amaçları neyse onu gerçekleştirinceye kadar okumaya devam edeceklerdir. Etsinler bakalım…
Şimdi, bir yılın daha sonu gelmişken, uygun zaman sayılabilir vermem gerektiğini sandığım hesaba başlıyorum.
Üzerinden 11 yılı aşkın bir süre geçti bir kitabımın önsözünde, o sıralar 30 yılı bulmuş yazarlık hayatımın bir tür muhasebesini yaparken, şunları yazmıştım: “Yazı yazmaya başlamam ve yazarlığı sürdürmem, içinde bulunduğum toplumsal eylemin bana verdiği görevin, oradaki bir tür işbölümünün sonucu olmuştur. O yüzden, her zaman istediğim alanda, konuda ve türde, hatta sevdiğim biçemde yazamadığımı biliyorum. Ancak, buna bir yakınma değil, saptama olarak değiniyorum.”
Yakınma değil, sadece saptama, demişiz ama, istediklerini yazamamaktan, hatta istediği gibi yazamamaktan o kadar da hoşnut olmadığımızı biraz üstü kapalı biçimde dillendirmişiz besbelli. Şimdi düşündüğümdeyse, bu hoşnutsuzluğun çok da haklı ve yerinde olduğunu sanmıyorum. Kuşkusuz, pek çok yazar için böyle istediğini, istediği gibi yazma diye anlatılabilecek bir özlem doğal karşılanabilir ama bunu eksiksiz biçimde ulaşılması mümkün olmayan bir özlem olarak bırakan ve yazarın kendisinin de olumsuzluk yüklemediği birtakım etkenlerin hemen her zaman var olabildiğini kabul etmek gerekir.
Genel olarak konuşmaya bir son verip buradaki yazılara gelirsem, önce şunu belirtmeliyim: Adına “soL” dediğimiz ve 10 yılı epey aşkın süredir biçimden biçime, bu anlamda kılıktan kılığa girmiş, ama hep sürmüş bu yayının en baştan beri yazarları arasındayım. “Konuk yazar” olarak ilk yazım bu yayının, türünün ilk örneğine benzetilerek söylendiğinde Akis, yahut çok sonraki benzeriyle Yankı boyutunda bir aylık dergi olarak çıkmaya başlayışını izleyen ilk birkaç sayısından birinde yayımlanmıştı. Daha sonra, içeriden biri ve sürekli yazar olarak yazmaya devam ettim. Artık okurun eline basılı bir yayın olarak ulaşmayan şimdiki son biçiminde de hâlâ yazıyorum. Buradaki ilk yazılarımı, hatta çok daha sonrakileri yirmili yaşlarının başlarındaki insanlar olarak okumuş gençlerin bir bölümü, benden çok daha iyi yazar oldular. Bunları, artık bırakacağımı açıklamak üzere girizgâh niyetine yazmıyorum hayır, son zamanlarda sık sık yazdıklarımın ne işe yaradığını sorar olsam da, böyle bir niyetim yok. Tersine, yıllarca, sağda solda söyleşiler yaparken, onlara ilişkin duyurularda adımın yanında belirtilen “soL yazarı” unvanından hep hoşnutluk duydum. Şu anda yazmakta olduklarım, sadece, hesap verme işinin bir parçası sayılmalıdır.
Şuradan devam edelim: Yazı konularını belirlerken güncellik kaygısı taşıdığımı pek söyleyemem. Bu umursamazlığın iki gerekçesi var. Birincisi, kendi yazdıklarımı soL’un bütünlüğü içinde düşünüyorum. O bütünlüğünse yeterince güncel olduğunu kanısındayım benim yazdıklarımın, hatta daha da genelleyerek belirtebilirim, öteki imzalı yazıların her defasında bu güncelliğe uygun olmasının, zaten yeterince güncel olanı daha da güncelleştirmeye uğraşma tuhaflığının dışında bir anlam taşıyacağını sanmıyorum. İkincisi, güncellikte, güncel olanın ya da öyle sayılanın belirlenmesinde egemen sınıfın ve iktidarının çok önemli bir payı bulunduğunun hatırlanması gerektiğini düşünüyorum. Başka bir anlatımla, hayatın her günkü akışı içinde, o akışı yönlendirme gücüne sahip olanların günceli ile onların karşısında konumlanmaları gerekenlerin günceli arasında var olması gereken farkın belirsizleşmesine teslim olmaktan kaçınılmalıdır. Yine aynı çerçevede, ama bunlardan ayrı olarak, önemli güncel konularda mutlaka görüş ve/veya tavır belirtmek türü bir kaygıdan da genellikle uzak duruyorum. O görüşler ile tavırların, az önce kendi yazdıklarımı bütünlüğü içinde düşündüğümü söylediğim soL’da, başka bir yazarın imzası ile ya da imzasız olarak belirtilmiş olması, bana yeterli geliyor. Okurlar, şu ya da bu önemli güncel konuda, neden ille de benim görüş belirtmemi beklesinler? Doğru görüş dile getirilmiş, tutarlı tavır takınılmışsa, bunu bir de benim tekrar etmemin ne anlamı olabilir?
İçerik açısından, bu yazıların “kolay okunurluk” diye anlatılabilecek bir özelliğinin bulunması gerektiği kanısındayım. Ancak, bu özellikle birlikte, hatta gerektiğinde zor okunur olmayı göze alarak, düşündürme, bilgilendirme, kimileyin de irkiltme ve kışkırtma sözcüklerinin uygun düşeceği bir kaygıyı da gözetmeye çalıştığımı eklemeliyim. Hepsiyle birlikte şu tür bir durum da ortaya çıkabiliyor: Seyrek olmakla birlikte bu yazıların kimileyin pek kısa tutulmuş, dolayısıyla hem anlaşılırlığı hem yeterliliği azalmış kuramsal yazılara benzediği de oluyor. Ama, kuşkusuz, asıl amacı ya da işlevi öyle olan yazılar değil bunlar. Yakın zamanların, tam ortaya çıkış tarihini kestirmeye çalışmanın alemi yok şimdi, pekâlâ “yakın zamanların” diyebiliriz, icadı sayılabilecek “köşe yazısı” nitelemesi de bence doğru olmaz. İlle böyle bir yakıştırma yapılacaksa, eskilerin “fıkra” dediklerinin biraz daha uzun tutulmuşlarını yazmaya çalıştığımı söyleyebilirim bir bakıma, fıkra ile deneme ve söyleşi türlerinin az çok uyumlu bir karmasını yapmaya çabaladığım ileri sürülebilir. Sonucun “çabalama kaptan ben gidemem” olup olmadığına ise bilgili ve dikkatli okur karar verecektir.
İçerik açısından olduğu gibi biçim ve biçem açısından da “kolay okunurluk” kaygısı güttüğümü belirtmemde bir sakınca yok. Ancak, az önce değindiğime benzer bir koşul burada da geçerli: Bunların, en az kolay okunurluk kadar, çoğu kez ondan daha çok titizlendiğim birtakım özellikleri taşıyan yazılar olması için çaba gösteriyorum. Bunun için de dilimizin anlatım gücünden yapabildiğim en büyük ölçüde yararlanmanın, hatta bu gücün geliştirilmesine karınca kararınca katkıda bulunmanın, zaman zaman bu yönde zorlamalar yapmaktan kaçınmamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu noktada, ustalarımdan birinin bir sözünü, hem sözünü hem kâğıda dökülmüş öğüdünü hatırlıyorum. “Yazdığınız her kelime bir kurşun olmalıdır.” Okurken ya da dinlerken kulağa hoş geliyor, militan yanımızı okşuyor, o yanımızın bilenmesine yarıyor belki ama buradaki yazılarda ve başka yazılarımda öyle bir yol izlemeye uğraşmıyorum doğrusu. Uğraşsam becerebilir miyim, onu da bilmem.
Bir de, belki, daha önceki soL’larda yazarken karşılaşmadığım bir durumdan söz edebilirim. Bütün bunları, eskiden olduğu gibi kâğıtlara basılmış metinlerde değil yukarıdan aşağıya akan ekranda yapmaya çalışıyorum. Okuyanlar da öyle okuyorlar. Kendim, bir okur olarak, hâlâ bir masanın başına oturup, elimde bir kalem, kimileyin yanımda birtakım not kâğıtları ile basılmış metinleri okuyup kurşun kalemle bazı satırların altını çizmenin, sayfa kenarlarına ya da kâğıtlara not almanın tadından vazgeçemedim. Benim yazdıklarımı okuyanların çoğunun da böyle yapmayı sürdürdüklerini varsayıyorum. Ama, tanıdığım ve tanımadığım insanların, binlerce kilometre uzaklardan, daha yazımın buraya “asılışının” üzerinden sadece saatler geçmişken, arayıp iyi yazmışsın, kötü yazmışsın diye mesajlar göndermeleri karşısında, bir yandan o eski tatlardan vazgeçmek zorunda kalırken, öte yandan eskiden hayal bile edemediğimiz bir ulaşabilme yeteneği kazandığımızı hatırlayıp söylenmeyi kesiyorum. Bununla birlikte, dilin kendisinin bu tür şaşırtıcı ve yararlı yeniliklerin hiçbirinden kolayca etkilenmeyecek kadar köklü ve yerleşik olduğunu unutmadan yazmaya devam ettiğimi yeni moda yazma alışkanlıklarından hep kaçındığımı eklemekte yarar var.
Zaman zaman “yazıyoruz da n’oluyor” duygusuna kapıldığıma yukarıda bir ara değindim. Ama, ne zaman o duyguya kapılsam, hep aklıma gelerek az çok rahatlatıcı etkiye yol açan bir olayı anlatmadım. Onunla bitirmiş olalım.
Otuz yıla yakın bir süre geçmiştir herhalde. “İş Kazaları” konulu üç günlük bir seminerin sonunda bir “kapanış paneli” yapılıyordu. Zonguldak’ta idik. Paneli ben yönetiyordum. Bu tür ortamlarda çok karşılaşılır, “densiz” demenin pek de ayıp kaçmayacağı bir dinleyici kalkıp, “baştan beri hep laf üretiliyor” türünden bir sataşmada bulunmuştu. “Burada bir seminer yapıyor ve konuşuyoruz. Elbette laf üreteceğiz. Siz ne üretilmesini beklemiştiniz kardeşim?” Benim gülüşmeler ve alkışlarla karşılanan cevabımsa böyleydi.
Burada yaptığımız da yazmaktır alt tarafı. “Yazıyoruz da n’oluyor” mu? Yazılar oluyor işte, sonra onları okuyanlar oluyor, okuyanlardan anlayan anlamayan, beğenen beğenmeyen oluyor, falan…
Başka ne olacaktı? Yaza yaza devrim mi yapacaktık yoksa?