Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Geçen günler, eskimeyen kitaplar

Zorunlu ve uzunca bir aradan sonra yazılara başlarken biraz eski günlere dönmeyi düşünmemiş değildim zaten. Ama bunu tam bir emekliler kahvesi muhabbetine dönüştürmeden yapmak iyi olurdu. Bakalım öyle olacak mı?

Yayın Tarihi: 04.12.2025 , 23:12 Güncelleme Tarihi: 05.12.2025 , 00:09

Bütün bir Kasım ayını yazamadan geçirdikten sonra yeniden yazılara dönerken, şu canına okunan güzelim ülkenin saptırılmış gündemine paldır küldür dalmak olmaz olmasına da, nasıl yapmalı diye epeyce düşündüm. Nasıl yapmalı ki, hem büsbütün boş gevezelik olmasın hem de bu satırları okuyacak olanların dinlemekten bıkıp usandıkları devasa sorunların, sık sık  yeniden yaygınlaştırılan gülünç üslupla söylersek, “en nihayet” çözüm yoluna girdiğini ya da kendileri tarafından çözüleceğini ileri süren patron partilerininkilere benzer iddialar taşımasın. O arada pek de asık suratlı olmasın; yazının asık suratlısı güleryüzlüsü nasıl oluyorsa artık… 

Ölçütleri böyle koyunca arkasını getirmek biraz güçleşiyor. Yine de, “hulûs-i kalb” ile, eskiler böyle derdi, biz değil bizden de eskiler, temiz kalple, içtenlikle anlamındaydı, öyle başladığım için olmalı, bir çıkış buldum. Ama çıkışın tümden ilgisiz bir yerden olması da uygun düşmezdi. İşte böyle, boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor, uğraşıp dururken, bizim Serdal Bahçe imdada yetişti. Daha önce de birkaç kez olmuştu. Öğrencileriyle karşılaşsam bir yerde, soracağım, size de böyle yardımsever midir diye…

Zorunlu ve uzunca bir aradan sonra yazılara başlarken biraz eski günlere dönmeyi düşünmemiş değildim zaten. Ama bunu tam bir emekliler kahvesi muhabbetine dönüştürmeden yapmak iyi olurdu. Bakalım öyle olacak mı?

Serdal bu pazartesi günkü yazısında, önceki hafta başladığı “Lenin-Kautsky” konusunu sürdürürken “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi” çalışmasına değiniyordu. İşte, dedim, dönülecek eski günler arıyordun, buldun. Hatta eski değil, bayağı eski günler…

Önce kitabın yazıldığı zamanlar, sonra o zamanlarla bugünler arasında aşağı yukarı ortalara denk gelen yıllardan kişisel bir anı.

Lenin bu çalışmasını 1896 ile 1899 arasında yapmış. Büyük bölümü Sibirya’daki sürgün günlerine rastlıyor. Tarihlere dikkat ettiğimizde daha 20’li yaşlarının sonlarında olduğunu anlıyoruz. O yaşlardaki bir insanın böylesine mükemmel bir çalışma yapmış olmasına inanmak kolay görünmüyor. Daha çok müzik alanındaki ayrıksı yaratıcılar için kullanılan “dâhi” yakıştırmasına benzeterek “devrim dâhisi” denebilir belki. Bir de, okurların bağışlamasını dileyerek, bizim atalarımızın bazı sözleri akla geliyor diyeceğim ama, onları sansürsüz kullanmak hoş kaçmayabilir.

Serdal hocamız pazartesi günkü yazısında “Kitap öncelikle Lenin’in devrimci bir politikacı olmanın yanında, büyük, hem de çok büyük bir bilim insanı olduğunu da kanıtlamaktadır. Hatta bu satırların yazarı eserin tüm Lenin külliyatı içinde en tepelerde parlayan bir yıldız olduğuna inanmaktadır” diyor. Bana sorulursa, yazarın bu inancında çok haklı olduğunu söylerim. 

Bir de şunu eklemiş ki, onu da aktarmadan geçemeyeceğim: “Lenin eseri Şuşenskoye köyünde sürgündeyken yazdı, kız kardeşi A. I. Ulyanova-Elizarova kütüphanelerden sürekli kaynak taşıdı ona. Fotokopi cihazı yoktu, zavallı kız kardeş tüm o kaynakları elle yazarak kopyaladı.” 

O kadar yardım aldıktan sonra kim olsa yazar, diyen olur mu acaba?

Böyle tuhaf soruları bir yana bırakıp bu alıntıyı buraya aktarırken yaptığım değişikliğin nedenini açıklamalıyım belki de. Sibirya sürgünündeki yerin adını Türkçe okunuşu ile değiştirdim; çünkü, bildiğim kadarıyla şöyle bir yazım kuralı vardı: “Latin harfleri kullanmayan ülkelerle ilgili özel adlar Türkçe söylenişlerine göre yazılır.” Bir zamanlar bizim Mehmet Bozkurt ile birlikte kullanmayı sevdiğimiz yakıştırmayla adını anarsak, “Sarı Paşa”nın kurduğu Türk Dil Kurumu 12 Eylül İstibdadında sıradan bir devlet dairesine dönüştürüldükten sonra dilimizle ilgili yerleşmiş ya da yerleşmemiş olsun kurallarla alışkanlıklar hoyratça değiştirilmişti, hatırlıyoruz. O hoyratlıklar art arda gelirken yazım ile ilgili düzenlemeler de hem hoyrat hem cahil ellerce darmadağın edildi. Buradaki eski alışkanlıklara bağlılıkla yaptığım masum bir “tahrifat” sayılmalıdır. Serdal yabancım olmadığı için rahat davranıyorum. Nasılsa hoş karşılayacaktır.

Şimdi devam edelim.   

Mart 1899’un sonunda kitap haline getirilen bu çalışma, özellikle o sıralarda ülkedeki en yaygın devrimci hareketlerden biri olan Narodniklerin Rusya’da kapitalizmin yeterince gelişmediği ve gelişemeyeceği, ayrıca ülkenin kendine özgü koşulları gereğince öyle bir gelişme olmaksızın o özgül koşullardan yararlanılarak sosyalizmin gerçekleştirilebileceğine ilişkin tezlerinin yanlışlığını göstermeyi de amaçlıyordu. Başka bir anlatımla, Lenin’in hemen hemen bütün önemli kuramsal eserlerine benzer biçimde, toplumsal mücadele pratiğinin ortaya çıkardığı ihtiyaçların karşılanmasından bağımsız olarak kaleme alınmamıştı.

Bu konu, kapitalizmin gelişip gelişmediği, geliştiyse başat bir düzeye gelip gelmediği, gelişme düzeyinin devrimci mücadele üzerindeki etkileri ve benzeri konular, başka ülkelerde olduğu kadar bizde de çok tartışılmıştır. Altmışlı yılların ikinci, yetmişlerin ilk yarısı bu tartışmaların özellikle yoğunlaştığı dönemler olarak belirtilebilir. Şimdi sözü getireceğim kişisel anı da aynı döneme rastlıyor. Biraz daha kesinleştirmeye çalışırsam, yetmişli yılların başları diyebilirim.

ODTÜ’de iktisat okuyoruz. Son sınıfa başlamışız. “İktisat Semineri” diye çevirebileceğimiz bir zorunlu ders alıyoruz. Bütün dersler içinde en değerlisi bu olarak kabul edilmiş. Değerli derken, 12 kredilik bir ders. Oysa, öteki dersler genellikle 9 kredilik o zamanlar. Yüksek kredili bir dersten düşük not alırsan, bunu dengelemek için ötekilerin bir ya da ikisinden çok yüksek notlar alman gerekiyor. Bu en yüksek kredili olan, iyi bir ders aslında. Bir ya da birden çok hocanın ders vermesi, ardından sınav falan yapılması türünden uygulamalar söz konusu değil. Öğrencilerin de katılımıyla belirlenen konulardan birini, tek başına ya da birkaç kişi birlikte seçiyor, hazırlanıyor, hazırlıklarını bir metne döküyor ve sonunda sınıfın karşısında sunuş yapıyorsun. Bundan iyisi can sağlığı, derler.

Biz, biz dediğim yediği içtiği ayrı gitmeyen üç arkadaş, oturduk, konuştuk ettik, konumuzu seçtik: “Türkiye tarımında kapitalizmin gelişmesi”. Kapitalizmin gelişmesi tamam da, az önce özetlemiş olduk; tarım nereden çıkmıştı, onu hatırlamıyorum şimdi. Çalışmamızın kuramsal temelini belirlemiş durumdayız; Lenin’in o tarihten aşağı yukarı 70 yıl önce yayımlanmış çalışmasından yararlanacağız. Ancak, kitabın Türkçesi yok daha. “Progress Publishers” adlı yayınevinin 1964’te başlattığı İngilizce Lenin külliyatının üçüncü cildi bu kitaptan oluşuyordu. Nasıl yaptıysak, bir biçimde elde ettik. Günlerce çalıştık. O zamanlar Devlet İstatistik Enstitüsü vardı, şimdiki kadar inanılmaz değildi. Onun tarım istatistikleri başta olmak üzere, edinebildiğimiz bazı monografilerden de yararlanarak hazırlığımızı tamamladık. Kötü olmayan bir sunuş yaptık. Bu arada, “kötü olmayan” derken gösterdiğim tevazu için herhangi bir övgü beklemediğimi belirtmeye gerek duymuyorum!

O dönem dersin sorumluluğunu bir istatistik hocasına vermişlerdi. O zaman da çok sonraları da bunun gerekçesini anlayamamışızdır. Hoca bizim büyük bir hevesle uğraşıp didinerek ağırlık verdiğimiz konunun kuramsal yanıyla pek ilgili değildi. Kullandığımız istatistiklerle ilgili birkaç uyarı yapmakla yetindi ve çalışmamızı en yüksek not olan AA ile değerlendirdi.

Şimdi önem sırasına koymadan üç sonuç yazıp bitiriyorum.

Birincisi, bu olay, benim büyük devrimciden sağladığım ilk ya da tek somut faydaya yol açtı. Onun mükemmel eserinin kuramsal yol göstericiliği sayesinde aldığım yüksek not, nedenini bugün bile anlayamadığım bir takıntım yüzünden bir başka dersten aldığım düşük notu dengelememi sağladı. Böylece bir güçlük yaşamadan, hatta yüksek sayılabilecek bir ortalama ile mezun olabildim.

İkincisi, bu olay, Türkiye üniversitelerinden birindeki üç gencin Lenin’in ihmal edilmiş diyebileceğimiz çok önemli bir eserinden büyük ölçüde yararlanarak yaptıkları ilk ve tek, ama bilinmeyen bir çalışmasıydı. Bu yazıdan sonra böyle bir çalışmanın yapılıp yapılmadığına ilişkin bilinmezlik ortadan kalkıyor, denebilir. Ancak ilk ve tek olup olmadığını hâlâ bilmiyor olabiliriz.

Üçüncüsü, bu olaydaki öğrencilerin hazırladıkları nihai metin, ne yazık ki, ortada yoktur. Üç öğrenciden biri, bundan 30 yıl önce, sadece 45 yaşındayken aramızdan göçmüştü. Sağ olan öbür ikisindeyse öyle bir metin bulunmamaktadır.

Üçüncü sonucun bir uzantısı olarak şu da eklenebilir: Bizim Yalçın Hoca’nın bir tezi vardı. Kemal Paşa ve arkadaşlarının attıkları hemen her adımı fotoğrafla belgelediklerini yazmış ve bunu  iki nedene bağlamıştı; biri yaptıkları işin önemine, öbürü sonunda başaracaklarına inanmak.

Buna bakarak bizde ikisi de yokmuş dersek, kendimize çok mu haksızlık etmiş oluruz? Haksızlığı azaltmak için, her ikisine olan inancımız da onlarınki kadar büyük değilmiş demek mümkün. Belki de, en iyisi, sapla samanı karıştırmamak gerekir diyerek işin içinden çıkmak.

Mesut Odman 'ın Son Yazıları