Eylül Ayının 12’si

11/10/2009 Pazar
Eylül Ayının 12’si

Böyle yazmanın, en azından ilk anda, bir tür züppelik olarak değilse eğer, bıkkınlık durumunun bir göstergesi olarak anlaşılabileceğinin farkındayım. Elbette, ikinci biçimde anlaşılmanın çok da dayanaksız olmadığını kabul etmek durumundayım. Dayanaksız değil çünkü, şu 12 Eylül diye anıp durduğumuz “şey”in, bizim bireysel ve toplumsal hayatımızdaki yerinin herhangi bir başka “şey” ile kolay kolay karşılaştırılamayacak kadar apaçık bir belirleyicilik taşıdığının inkârı mümkün olmamakla birlikte, bundan doğan bir dönüp dönüp aynı konuya gelme durumunun insanı bıktırması da doğaldır herhalde.

Bu noktada yöntemsel bir ayraç açmak kaçınılmaz görünüyor yazı yöntemi ya da biçemiyle ilgili bir ayraç demek daha doğru belki: Yukarıda “şey” sözcüğünü, üstelik uzun bile olsa, bir ve aynı cümlede iki kez kullanmış olduk. Oysa, bizim yazma ve konuşma terbiyemizde, bu sözcüğün kullanım oranını azaltmak, mümkünse, sıfırlamak vardır. Buradaki o terbiyeye aykırı kullanımın farkındayız, ama çaresizlikten kullanırken tırnak içine almaktaki muradımız da farkındalığımızı ve böyle bir kullanımı sahiplenmediğimizi ihsas etmektir.

Devam edelim.

Hem bıkmışızdır, hem de üç on yıldır hayatımızın ve mücadelemizin her alanında üzücü, acıtıcı izlerini görmezlikten gelemeyiz. Lafı uzatmadan, görkemli deyip durduğumuz altmışlar ile yine buna benzer bir nitelemeyi gerekli kılan yetmişler, aradaki küsurat ile birlikte, dolayısıyla “brüt olarak”, sadece iki on yıl etmektedir. Demek, iyimser bir bakış açısıyla bizim sayabileceğimiz iki on yılın üzerinden onların hanesine yazılmış üç on yıl geçmiş.

O yüzden, ne kadar bıksak da, sözcüğün bütün anlamlarıyla, gündemimizi işgal etmeye devam edecektir.

Zaten ben de bir ay önce “panelist” ve izleyici dostlarımızla birlikte yaptığımız 12 Eylül konulu bir söyleşide, çok tekrarlanmışları ayıklamaya çalışarak söylediklerimle ilgili bazı notları bir temizlik sırasında elime geçirince, aralarında üzerinde düşünmeye değer birkaç nokta bulunabilir diye yazıya dökmeye karar verdim. Bu yazı o kararın sonucudur.

“Demokrasiyi öyle bir yerleştireceğiz ki, bir daha bozulmasın!”

1980 yılı Eylül ayının 12’sinde başpaşa böyle demişti. Sözcükler biraz faklı olabilir ama hem o gün hem de izleyen aylarda ve yıllarda bunu söylemeye devam etti. Demokrasiyi bozulmuş görüyorlardı çünkü, emekçi sınıflar biraz ses çıkarır, mücadele eder duruma gelmişlerdi. Dolayısıyla, asıl amacın “demokrasiyi güçlendirmek, tahkim etmek olduğu” yolundaki söylemin gerçeğe, gerçek niyetlere uygunluğu konusunda kuşkuya gerek yoktur. Bunun için başlıca iki yol tasarlamışlardı: Biri, o bozulmanın kanıtı olarak görüp gösterdikleri emekçi sınıflardaki başıbozuklaşmayı, özgürleşme atılımlarını disiplin altına almak öbürü, üretilmiş bulunan demokrasi ideolojisini kullanmak, yeniden üretmek ve yaygınlaştırmak.

Bunun için uygun bir zemin de hazırdı zaten. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, hem siyasal hem ideolojik anlamda ve anlatmayı kolaylaştırıcı bir abartıyla söylendiğinde, bir demokrasi düşkünlüğü yirminci yüzyıl solculuğunun genlerine işlemiş durumdaydı.

Bu ideolojinin yeniden üretilmesi ve yayılması için vazgeçilmezlerden biri korku idi korku salmak ve her tarafa doğru yaygınlaştırmak. Korku olmadan, çeşitli görünüm ya da biçimleriyle açmaya çalışırsak, kanun-nizam korkusu, otorite korkusu, sopa korkusu, Allah korkusu olmadan, demokrasi olmaz. Buna uygun işler yapılmış, önlemler alınmış ve sonucu kısaca anlatmak gerekirse, insanlar sadece gezmek, bir de varsa işlerine gidip gelmek için sokağa çıkar olmuşlardı.

Demokrasi ideolojisinin yayılıp kökleşmesinin bir başka koşulunu anlatmak için “bellekleri silmek” derdik hep. Doğru ama biraz eksik. Bellekleri silmek ve yeniden doldurmak olmuştur 12 Eylül’ün yaptığı. Belleklerdeki korkuyu azaltıcı ya da yok edici izleri kazımak, karalamak, kötülemek gerekmiştir. “Küfür romanları” deyimi o yıllarda uydurulmuş ve bunun araçlarını adlandırmak için kullanılmıştı. Şimdi fazlasıyla dar kapsamlı kalmaktadır belki, “küfür sanatı” demek daha yerinde olacaktır. Bir yandan bu yapılırken, bir yandan da, silinenlerin yerine, korkuyu çoğaltıcı, insanları sindirici, hatırladıkça tüyler ürperten yeni izler, hiçbir yolu ya da aracı kullanılamaz saymadan yerleştirilmiştir.

Bu ideolojiyi üretip yaymanın bir başka yolu da demokrasinin maddi temeli, beslenme kaynağı olarak “serbest piyasa”nın kafalara kakılması olmuştur. Bu uğraşların sonucu olarak, piyasanın “serbest”liği ile çağrıştırılan özgürlükten demokrasiye ulaşan zihinlerin yaratılıp çoğaltılması başarılmıştır. Piyasanın serbestliği iddiasının pek açık gerçeklerle çatışması karşısında biraz zihni bulananlar ise, eninde sonunda, pek de serbest sayılamasa bile piyasanın iyiliğine ve gerekliliğine, bu arada, o olmayan ya da sık sık zedelenen serbestliği sağlama yönünde sonu gelmeyen çabalardan başka çare bulunmadığına inandırılmışlardır.

Sanat ve edebiyatta da bu piyasalaşma olgusunun damga vurmasını sağlayan, uzun sürmüş 12 Eylül dönemidir. Bunun sonucu ya da görünümü olarak tekellerin harekete geçmesi, etkinlik kazanması olgusu ile karşılaşıyoruz. Bir örnek vermek gerekirse, yayıncılıkta böyle olmuştur. Altmışlı yetmişli yıllarda esas olarak bir küçük işletmeler kesimi olan yayıncılıkta, emperyalizm çağına uygun biçimde, finans kapital egemen konuma gelmiştir. Bununla bağlantılı olarak şunu da ekleyebiliriz: Eskiden, Nurullah Ataç, Fethi Naci diye örnekleyebileceğimiz saygın eleştirmenlerin beğendikleri, tuttukları yazarlar daha şanslı olurlardı şimdiyse, yayıncı bulabilen, bu demektir ki, tekellerle arasını iyi tutabilen yazarların parlaması, okura ulaşması, dolayısıyla yazar olabilmesi mümkün olmaktadır.

Ürünlerin çoğalması, izleyici sayısının artması, uluslararası piyasalara çıkılması ve benzeri ölçütler açısından 12 Eylül döneminde ve şimdilerde en belirgin gelişmeyi gösteren sanat olarak belirlenebilen sinemanın, aynı zamanda, piyasaya en uygun sanat dalı olması, piyasalaşmanın bir başka göstergesi sayılamaz mı acaba?

Bir de, Eylül ayının 12’inci günü ile simgeleştirilen karşı devrimci saldırı döneminin herhangi bir “sanat anlayışı”nın olup olmadığı sorusu akla gelebilir. Kuşkusuz vardır ve “mazoşist” sıfatını herhalde aydınlardan daha çok hak eden başkent halkının oylarıyla “seçilmiş padişah” mertebesine yükselttiği zatın veciz sözleriyle dile getirilmiştir: “Tükürmüşüm böyle sanatın içine!”

Sonuç olarak, bugün “liberalizm + dincilik + emperyalizmseverlik” türü bir formüle benzetilerek anlatılabilecek biçimde ortaya çıkan ve insan aklını hiçe saydığı da hemen eklenmesi gereken ana ideolojik akım, işte bütün bunların ürünüdür.

ÖNCEKİ YAZILARI