Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Emperyalizmden yeni eylem biçimleri

Son haydutluk derken bunun sadece şimdilik son olduğu, belki yarın belki yarından da yakın, bir başkasının ortaya çıkabileceği akılda tutulmalıdır.

Yayın Tarihi: 08.01.2026 , 22:30 Güncelleme Tarihi: 09.01.2026 , 00:03

Korkut Hoca, 19 Eylül 2025 günü burada yayımlanan yazısında birtakım sözlerle eylemleri değerlendirdikten sonra şöyle bir olasılıktan söz ediyordu: “Nüfusu 30 milyon, ama alan olarak Türkiye’den biraz daha büyük bir ülke… Amerika’nın kara, deniz, hava kuvvetleri tarafından işgal edilerek rejimi (herhalde Trump’ın istediği biçimde) değiştirilecektir.”

Yeni yılın üçüncü sabahına uyandığımızda, başka bir anlatımla aradan üç buçuk ay geçtikten sonra gördük ki, henüz işgal ve rejim değişikliği gerçekleştirilmemekle birlikte, herhalde biraz daha uzun zaman isteyen bu tür işlere başlangıç olmak üzere, Venezuela adındaki ülkenin devlet başkanı ile resmi görevleri bulunan eşi “kaçırılmış”.  Neyse ki, İngiltere’ydi, Amerika Birleşik Devletleri’ydi, şuydu buydu diye bir çırpıda sıralayabileceğimiz dünyanın en demokratik ülkelerinde yaşamıyoruz da, bu “kaçırma”, “kaçırılma” türünden sözleri genel yayın yönetmenimize ya da güvenliğimizi sağlayan kurumların görevlilerine  fark ettirmeden nasıl kullanacağımızın derdine düşmüyoruz.  Ya o özgür basının timsali BBC’de yasaklanmış sözcükleri ayıklamaya uğraşıyor olsak yahut ABD’de kaldırımda iki çift laf etmeye çabalarken yakalanıp götürülen genç kadının başına gelenler başımıza gelseydi! Ne der bizim halkımız: Verilmiş sadakalarımız varmış!

Yılın üçüncü gününden bu yana, şimdi yaptığıma benzer biçimde işi gırgıra vurmadan, gereken ciddilikle söylenmesi gerekenlerin çoğu yazılıp çizildi soL’da. Bir yandan onları izlemeyi sürdürürken bir yandan da o ayrıntıları bir yana bırakıp ilk elde yazılabilecek bazı sonuçların kısaca üzerinde durmaya çalışalım.

Geçen yılın Şubat ayında emperyalist dünyadaki parçalanma ve çatışma üzerine yazarken şöyle demiştim: “Emperyalizm için başta gelen şey, hegemonya mücadelesindeki büyük güçler arasındaki yarışmadır; yani doğrudan doğruya kendisi için değil, ama rakiplerini zayıflatmak, onların hegemonyasını sarsmak için de toprak ilhak edilmektedir.” Lenin’in ünlü kitabından yapılmış bir alıntıydı bu. Arkasından da Trump’ın, başka özelliklerinin yanı sıra, adeta emperyalizmin gerektirdiği politikacı tipinin “kitabi” bir örneği sayılabileceğinden söz etmiştim. Aynı politikacı, git gide, dünya savaşının olası tetikleyicisi olma yönünde ilerlemektedir. Emperyalist dönemin belirleyici özelliği olan hegemonya kurma ve bunu yaparken var olan hegemonyaları kırma işinin, birbirinden ayrılmaz biçimde ilerlediğini gözden kaçırmamak gerekir. Türkçede bu konuyu yazar ve konuşurken bir anlatım kolaylığının bulunduğunu da söyleyebiliriz. Yapılan kırma ve kurma’dır, arada sadece bir harf farklıdır. Var olan hegemonyalar kırılırken, yeni hegemonyalar kurulmaktadır. Dolayısıyla, yapılması gereken işler arasında apaçık denebilecek benzerlikler ya da yakınlıkların bulunması doğaldır. Bugünlerdekinde ve önümüzdeki dönemlere de yansıyacak olanda farklılık yaratan, kırma işinin doğrudan değil dolaylı biçimde gerçekleştirilmesidir. Biraz daha açık bir anlatımla, hegemonik üstünlüğü besbelli olanın onu genişletmek ya da pekiştirmek için, hegemonik konumda olmayan bir ya da birden çok özneyi hunharca kullanarak söz konusu kırma işini yürütmesidir. Trump’ın son haydutluğu değerlendirilirken, emperyalizmin bilinen saldırganlık ve yayılmacılık eğilimlerinin yanı sıra bunun üzerinde de mutlaka durulması gerekir; çünkü, şimdiye kadarkiler bir yana, yapabilirlerse sürdürmeye niyetlidirler.

Son haydutluk derken bunun sadece şimdilik son olduğu, belki yarın belki yarından da yakın, bir başkasının ortaya çıkabileceği akılda tutulmalıdır.

Bu sonun hemen ardından ortaya çıkanlar arasında Avrupa Birliği’nin nasıl bir zavallılık ve acizlik içinde bulunduğunu en başlara yazmakta ise hiçbir sakınca yok. Belki İspanya bir ölçüde dışarıda bırakılırsa, AB’nin kendisi ve bütün üyeleri herhangi bir uluslararası sorun çıktığında dünyaya göstermeyi şaşmaz bir alışkanlık durumuna getirdikleri gibi emperyalistlere özgü bir tutum takınmaktan yine geri kalmadılar. 

Yazının burasında, bir ayraç mı dipnot mu ne denirse artık, bunlara benzer bir yardım aldığımı varsayarak aşağı yukarı yedi sekiz yıl öncesinden kalan bir anıdan söz edebilirim. Partim adına katıldığım bir “demokratik kitle örgütü” kongresinde konuk konuşmacı olarak kürsüye çıktığımda, en ön sıraya buyur edilmiş bir grup Avrupalı konukla karşılaşınca sözü kongreyi düzenleyen kuruluşla ilgili sorunların AB ile bağlantılı emperyalist politikalarla ilişkisine getirmiş ve o Avrupalıların bu emperyalist suçlaması karşısında şaşkınlıkla gösterdikleri gecikmiş tepkiyi eğlenerek izlemiştim. Şimdi düşünüyorum da onların hiç değilse tepki göstermelerini sağlayan bir duyarlılıkları vardı. Bugün AB’nin sergilediği tutum da kendilerine hem sosyalist hem enternasyonal demekte sakınca görmeyen örgütün emperyalist sıfatını kuşkusuz hak eden açıklamaları da tarihe geçmiş bulunuyor. Ne yapsalar değiştiremezler.

Ayracı kapattıktan ya da dipnotu noktaladıktan sonra, her ne idiyse artık, devam edebiliriz. 

Böyle diyerek devam etmek üzereyken, ABD’nin Minnesota eyaletinden gelen haberle, ayracı kapatmadan ya da bir yenisini açarak sürdürme gereği ortaya çıktı. Birkaç yıl önce Amerikan demokrasisinin koruyucusu olan polislerin Floyd adındaki bir siyahı sokak ortasında öldürdükleri yerin iki yüz üç yüz metre kadar ötesinde, bu kez 37 yaşındaki beyaz bir kadını arabasının içinde silahla vurarak öldürdükleri haberi geldi. Katiller kısaca Göçmen Dairesi diye bilinen çeşit çeşit şiddet örgütlenmelerinden birinin “ajanları” idi. Ajanlar: Böyle anılıyorlarmış. Elbette, onların patronu durumundaki devletin “seçilmiş” başkanı ve yardımcısı, hemen, hiç gecikmeden Amerikan demokrasisini kahramanca korumakla görevli polislerin “kendilerini savunmak için” silaha davrandıklarını ve zaten bir aşırı solcu olan o kadının da arabasını silah olarak kullanmaya çalıştığını ilan ettiler. Burada seçilmiş sözcüğünü tırnak içinde yazarken herhangi bir kinaye yapmıyorum; kendileri gerçekten, üstelik de iki kez “seçilmiş”tir. Bunun nasıl bir seçilmişlik olduğuna, eskiden öyle denirdi, “Rufailer karışır”mış, ne gam! Ancak, böyle sözlerle, kendilerinin Amerika deyip geçiverdiğimiz insanlığın başının belası ülkeye yakışmadığını söylemek istiyor değiliz. Tam tersine, bu zat-ı şahane, yukarıda da belirttiğimiz üzere, emperyalizm açısından aranıp da bulunamayan değil, arandığında çok zorlanmadan bulunabilen tipte bir politikacıdır. Biyolojik ve/veya politik ömrü vefa ederse, başında bulunduğu devleti bir polis devletine dönüştürmesi mümkün görünmektedir, eğer şimdiden başaramadıysa…

Yalnız, bir kez daha halkımızın bilgeliğine başvuracak olursak, bizde şöyle bir söz vardır: Sürekli olarak herkese bağırıp çağıran, rahat durmayan, oraya buraya sataşan birisi ortaya çıkarsa, “Bunun başına gelecek var!” derler.

Polis devleti dediğimizse bir soyutlamadır ve, kuşkusuz, her yurttaşın tepeden tırnağa silahlı polislerin gözetiminde sokaklarda dolaşabildiği bir düzeni anlatmaz. Örneğin, Minneapolis kentinde olup bitenler, bu soyut kavramın birçok somutlanma biçimlerinden biridir. Emperyalist demokrasilerde, çarpıcı bir örneği olarak Amerikan demokrasisinde, değişik biçim ya da görünümleriyle polis devletinin oluşması doğaldır; yoksa, bir varoluş sorunu doğar.

Bir de, çok küçük bir ayrıntı gibi görünse bile, hiç değinmeden bitirmek olmayacak. Nobel Barış Ödülü olarak anılan sahtekârlığın son sahibi yapılan Machado adındaki kadının durumu iki “şeyi” göstermiştir; burada uygun bir sözcük bulamadığım için bu anlamsız sözü bir kez daha kullanmak zorunda kaldım, özür diliyorum: Birincisi, emperyalizmin işbirlikçilerini satması çok görülmüş bir durumdur, hele Trump türü için bunda hiçbir güçlük yoktur. İkincisi, artık Nobel ödülünü alanların değil, reddetme erdemini gösterenlerin adları anılmalıdır. Bu arada, Norveç’in NATO’nun kurucu üyeleri arasında olduğunu belirtmeden geçmeyelim. O zaman dünya barışını korumak için komünistlere karşı duranlar arasına katılmışlardı ya, şimdi de ona buna barış ödülü falan dağıtıp misyonlarını sürdürüyorlar. Bari şu barış ödülü diye helâk olan zat-ı muhtereme bir an önce ödülünü verseler de ortalık kan gölüne dönmese! 

Mesut Odman 'ın Son Yazıları