Düş müydü neydi?

25/10/2019 Cuma
Düş müydü neydi?

Çok büyük bir silah sanayii yarattık. Ek olarak, savunma kuruluşlarıyla doğrudan bağlantılı işlerde istihdam edilenlerin sayısı 3.5 milyonu buluyor. Her yıl sadece askeri amaçlarla yaptığımız harcamalar, ülkemizdeki bütün şirketlerin net gelirlerinin toplamını aşıyor.

Serbest bir çeviri yaptığım için tırnak içine almadığım bu sözlerin sahibi, ABD’nin 34. Başkanı Dwight D. Eisenhower. Önceki görevi, Batılı müttefiklerin Kızıl Ordu daha ne kadar kayıp verir umuduyla epeyce bekledikten sonra Nazi ordularıyla savaşmak üzere Avrupa’ya çıkarttıkları kuvvetlerin başkomutanlığı olan bu beş yıldızlı general, emekli oluşunun ardından başkan seçiliyor ve iki dönem süren başkanlığının sona ermesine yakın, 1961 yılının Ocak ayında bir gün, halka seslendiği son konuşmasını yapıyor “Oval Ofis”ten. Amerikan siyasi tarihine “askeri-sinai kompleks konuşması” olarak geçen ve bu terimin ilk kez ortaya atıldığı konuşmasında, çok koyu bir anti-komünist olan Eisenhower şunları da ekliyor: Askeri-sınai kompleksin –bilerek ya da istemeden- kazandığı sınırsız etkinliği görmezlikten gelemeyiz. Dev savaş makinesiyle büyük savaş sanayiinin bu birleşmesi Amerika için yeni bir durumdur. Bu durumun ekonomik, siyasal, hatta moral etkileri görülmekte, her kentte, her eyalet meclisinde, federal hükümetin her dairesinde bundan söz edilmektedir.

Eisenhower’ın bu saptamaları ve hakkında yaratılan “sevilen başkan” efsaneleri yeterli olmuyor; izleyen seçimi yardımcısı Richard M. Nixon’ın karşısındaki aday olan John F. Kennedy kazanıyor. Kennedy’nin ömrü yetirilmediği için bir dönemden kısa süren başkanlığında, Vietnam’da bozguna uğramış Fransa’nın yerini almakta olan Amerika’nın savaşı tırmandırdığına tanık olunuyor. Amerika’da ekonomik konjonktürün düşük olduğu bir zamanda başlatılan bu tırmanma, Kennedy’nin öldürülmesiyle yerine geçen yardımcısı Lyndon B. Johnson, şu Türkiye başbakanı İsmet İnönü ile ünlü mektuplaşmayı başlatan zat tarafından hızlandırılıyor. Bundan en çok yararlanan, doğal olarak, savaş sanayii ve yardımcı şirketler oluyor. İç pazara yönelmiş işletmeler ise olumsuz etkileniyor ve kaynak bulamadıkları için gelişmeleri durma noktasına yaklaşıyor. O kadar ki, aynı Johnson 1968’de Kuzey Vietnam’ın bombalanmasını durdurduğunda, ilk etki, tüketim malları üreten işletmelerin hisse senetlerinin değerlenmesi biçiminde ortaya çıkıyor.

Buradan yola çıkılarak şu tür bir genelleme yapılabilir: Kapitalist sistemin darboğazlarının, tıkanmalarının çözümünde savaşların vazgeçilmez denebilecek ölçüde olumlu katkıları vardır. Ama savaşlardan yararlanan ve yararlanamayan, hatta zarar gören işletmelerin var olduğu da bir gerçektir.

Bütün bu yazdıklarımı ve benzerlerini, bundan 50 yıl kadar önce, özellikle bazı derslerde konuşurduk. Daha doğrusu, hocalara sorar, onları konuşturur, bazen de aklımız erdiğince itirazlar yöneltir, tartışmalara girerdik. 

Şimdi, yarım yüzyıllık bir sıçrama yaparak bugüne gelelim.

Aktörlerde ve senaryolarda bazı farklılıklar ortaya çıksa da işin özü hemen hemen aynıdır, demeye getireceğim.

Bugünkü hocalardan biri, Erinç Yeldan, iki gün önceki gazete yazısını şöyle bitiriyordu: “Kısaca özetlemek gerekirse, küresel kapitalizm gelir yaratamıyor; ne ücret, ne de kârlılık anlamında… Finansal rant oyunlarına dayalı kâr arayışı yeni riskler ve kırılganlıklar yaratmaya devam ediyor. Dolayısıyla, reel üretimde ivmelenmeyi ve bunu sağlayacak teknolojik ve kurumsal atılımı gerçekleştiremediği sürece küresel kapitalizmin bu durgunluk ve kırılganlık kıskacından çıkması mümkün gözükmüyor. Kapitalist (serbest) piyasa sisteminin tarihsel olarak buna karşı çözümü ise yükselen ırkçılık, artan savaş ve şiddet tehdidi olarak biçimlenmekte.” 

Bugünün hocalarından birine daha başvuracağım. Buradaki yazılarını iktisat, siyaset, uluslararası ilişkiler ve benzeri alanlarda öğrenim gören gençlere, ayrıca olup bitenlere akıl erdirmeye çalışan herkese salık vereceğim Mustafa Türkeş’in ısrarla altını çizmeye uğraştığı bir gerçek var. Kısa, ama yeterince açıklayıcı bir cümle aktarmak için eski yazılarını da biraz karıştırdıktan sonra, geçen yılın 17 Ocak günü yazılmış şu satırları buldum: “Kapitalist sistem sorunları çözmez, sorunları dönüştürerek ya öteler ya da yeniden üretilmesini sağlar; çünkü sistem bunlardan beslenir”.

Güzel. Bu gerçeği kavramadan, ne olanları ne de olacakları anlamak mümkün.

Bir de, yine o çok eski günlerde, “gün doğdu hep uyandık” diye başlayıp uğruna al kanlara bulandığımızı söylediğimiz bağımsızlık ile ilgili bir saptamasını aktaracağım Mustafa hocanın. Bu yılın 12 Haziran günü çıkan yazısındaydı ve şöyleydi: “Kapitalist-emperyalist sistemde bağımlılık ortadan kalkmaz, bir yerden başka yere kayar, bağımlılık dönüşür, fakat sorunlar asla çözülmez.”

Yazı burada bitti bitmesine de, az önceki marş konusuyla ilgili bir ek yapmalıyım. O tür marşlara bazılarımız ya katılmaz ya da gönülsüzce mırıldanırdık. Biraz snopluktan sayılabilir, neden askeri marşları sözlerini değiştirip söylüyoruz, kendi müziklerimizi besteleme yeteneğinden bu kadar mı yoksunuz diye… Biraz da daha esaslı bir gerekçeyle, sosyalizm olmadan bağımsızlık olur mu, olursa da ne kadar sürer diye…

***

Derken, gözlerimi açıyorum: Allah allah, nerden çıktı şimdi bu karmakarışık durumlar, eskiler yeniler, savaş mavaş lafları? Kötü bir düş görmüş olmalıyım. Gece üstüm açık yatmışım galiba…

ÖNCEKİ YAZILARI