Demokrat faşizmin sürekliliği

08/01/2016 Cuma
Demokrat faşizmin sürekliliği

İflah olmaz demokratlar açısından, en hafif suçlamayla, oksimoron bir başlık işte. Oysa, tam da yaşamakta olduğumuz bir gerçekliği anlatıyor. Bununla birlikte, öyle olduğunu anlayabilmek için, birtakım önyargılardan arınmış olmak gerekiyor ve, ne yazık, bunlar arasında bizim tarafta üretilmiş olanlar da var. Demokrasiyi, faşizmi, bunlar arasındaki geçişkenlik ve birliktelik ilişkisini kavrayabilmek için, örnek olsun, Dimitrovcu faşizm çözümlemelerini ve buna dayalı anti-faşist mücadele öngörülerini bir kenara bırakmak, atılacak ilk adımlar arasında yer alıyor.

Demokrasi, demokrat, demokratik, faşizm, bu tür sözcükleri farklı sıralamalarla kullanarak tamlamalar üretmek mümkün; mümkün olduğu kadar, belki de çağımızın en berbat akıl körelticisini kazımak bakımından yararlı görünüyor.

Bunu düşünürken, yazı başlığında süreklilik yerine, yakın bir anlam taşıyan süreğenleşme sözcüğünün de kullanılabileceği aklıma takıldı. Ama, vazgeçtim; çünkü, bu sözcük, kronik, müzmin sözcüklerinin karşılığı oluyor ve tıbbi bir terim özelliği kazanarak hastalığı ya da hastalıklı bir durumu anlatıyor. Oysa, faşizm olsun, bir zamanlar daha çok kullanılan “faşizan uygulamalar” türü tamlamalar olsun, demokrasiye yabancı değil; bir gerçeklik olarak demokrasi için patolojik istisna hiç değil.

Daha önceki dönemler bir yana, ülkemizin son 35 yılı, bölümler halinde bunun görünümleriyle  doludur; bütünüyle bakıldığında ise hemen hemen eksiksiz bir kanıtıdır.

Şöyle bir cümle yazsak, kim, ne der acaba: “12 Eylül, tarihin en başarılı baskıcı/faşist rejimlerinden biridir.” Kendim de “başarılı” türünden övgülü bir söz etmiş olmaktan hoşlanmasam bile, yanlış bir değerlendirme sayılmaz. Saf, doğrudan, ilk haliyle topu topu 3 yıl sürmüş olsa da, dolaylı olarak, başlatıcılarının yerine ya da onların bir bölümünün yanı sıra   sürdürücülerinin eliyle, en az 20 yıl daha devam ettiği söylenebilir. Hatta, bir bakıma, hâlâ sürmektedir; egemen sınıfların ve hiçbir düzen partisinin, her türlü demokrasi ikiyüzlülüğü ile birlikte, bu rejimin sürekliliğini bozmaya niyeti yoktur. Türk faşistleri büyük hülyaları “devlet ebed müddet”in kurulduğunu düşünüyorlarsa, pek de haksız sayılmazlar.

Ülke nüfusunun yaşa göre dağılımına ilişkin istatistiklere bakılarak basit birkaç hesaplama yapıldığında, bugün Türkiye’de yaşayanların aşağı yukarı yüzde 60’ına yakın bir çoğunluğunun ömürlerinin tamamını 12 Eylül Rejimi altında geçirdikleri görülüyor. Bir başka yaklaştırma yapıldığında da şöyle bir çarpıcı durum ortaya çıkıyor:  Ülkemiz yurttaşları içinde ömrünün en az yarısını ya da daha fazlasını bu rejim altında yaşayarak geçirmiş olanların oranı yüzde 95’e ulaşıyor. Çok doğal değil mi, 35 yılı aşmış upuzun bir zaman diliminden söz ediyoruz.  

Bu çok uzun dönem, “toplum mühendisliği”nin barışçıl ve barışçıl olmayan araçlarla yaygın ve sürekli uygulanışına tanıklık etmiştir. Fiziksel ve moral devlet terörü, hem sistematik olarak hem de sık sık başıbozuklaşarak, ama her durumda kolayca sınır tanımazlık göstererek gündemde tutulmuştur. Bütün bunlar, gerçekten de, Erbakan’ı içeri tıkıp onun hiç düşünemediği, hiç cesaret edemediği kadar İslamcılık yapılarak yürütülmüş; dinin bir ikna, rıza ve baskı aracı olarak sonuna kadar kullanımı,  bugünkü “tüccar imamlar”ın bir bölümü hiç ortada yokken, bir bölümü ise içeriye tıkılmışken gerçekleştirilmiştir.

Bugün az çok istikrar kazandırılmış görünen toplumsal ve kurumsal değişikliklerin içinde 12 Eylül’ün temelini atmayıp yahut büyük kısmını yapmayıp da AkP’nin kendi başına becerdiği hiçbir iş, hatta hiçbir ayrıntı yoktur. Bu rejim, çeşitli tereddütler, bu arada karşı çıkışlarla da bağlantılı olarak atılan geri adımlarla birlikte, darbeyi izleyen 22 yılın sonunda, iktidarı olasıdır ki, kendi hesabınca sigortaladığını sanarak, ilk tercihi olduğu kuşkulu ve bugünkü tecrübesiz/sınanmamış siyasal kadrolara teslim etmiş, daha doğrusu, onlarla paylaşmaya başlamıştır. Bu ilk tercih kuşkusunu, Kasım 2002 seçimlerini cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak Amerika’da geçiren Genelkurmay Başkanı’nın varlığına ve orada verdiği “iyi oldu, olması gereken oldu” yollu demeçlere rağmen belirtiyorum. Başlangıçta, zaten kendisi bir tür koalisyon olan AkP ile AsP’nin ikincisinin birinci planda yer almaya devam ettiği bir koalisyon halinde yönettikleri ülkede, git gide, AsP’nin güvenilir sandığı sigortaların atmasıyla kurduğu koalisyonun ikincil ortağı konumuna düşmesine tanık olunmuştur.

Bu tür çözümlemeler yahut değerlendirmelere ne zaman girişsem, bana rahatsızlık veren bir kaygıya kapılırım: Acaba kendimizi çok mu günahsızlık örtüsüne alıyoruz; nesnel koşullar, iç ve dış etkenler bizi bu sonuca mahkum etti, demeye getiriyoruz? Başka örnekler de vardır ama, benim aklıma çoğu kez belki de bütün günah keçilerinin en bahtı kara olanı gelir: Ah şu Stalin boğazlarda üs, doğuda toprak istemeseydi, ne güzel gümbür gümbür geliyorduk!

Böyle mi yapıyoruz yoksa?

Şu anda yazmaya çalıştıklarımız için pek öyle sayılmaz. En azından, irademiz dışında olduğu besbelli birtakım nesnelliklerin varlığı apaçıktı:

Birincisi, 1980’lere doğru, emperyalist sistemin büyük, toplu saldırısının ilk denemeleri yaklaşık 10 yıllık bir süre boyunca ortaya çıkmıştı. Şili’de tüm ilerici insanlık için heyecan verici Allende hükümeti Eylül 1973’teki açık Amerikan destekli cunta eliyle ve kanlı biçimde sona erdirilmişti. Ardından, Ekim 1978’de, 456 yıl sürmüş bir İtalyan papalar döneminden sonra ilk kez ve tarihteki tek Polonyalı papa olarak “dünya sosyalist sistemi”nin en zayıf halkalarından bu ülkenin yurttaşı olan bir din adamı Katolik aleminin başına getirilmişti. Nihayet, Şili darbesinin üzerinden  7 yıl geçtikten sonra, Türkiye’de, yine Amerikan desteği apaçık, yeterince tasarlanıp kotarılmış, çok şiddetli bir darbe gerçekleştirilmişti. Stalin, o sıralar yaşıyor olsaydı, bunların her biri ve tümü için ünlü sorusunu sormaz mıydı: Bu bir tesadüf müdür yoldaşlar?

İkincisi, bunlar olup biterken, “sosyalizmin çözülüşü” olarak adlandırdığımız olgu, hız kazanarak sürüyordu.

Üçüncüsü, doksanlı yıllar yaklaşırken çözülüş, darbeler biçiminde patlak vermişti.

Dördüncüsü, Türkiye’de 12 Eylül 1980’de üstümüze bindirilen rejim hızla ve acımasızca pekiştiriliyordu.

Bunlar tamam da, biz ne yapıyorduk? Sadece üçüne değinerek geçebiliriz:

Bir, aradaki “12 Mart interregnumu”nu çabuk atlattığımız iki “görkemli onyılın” sonuna doğru, yetmişli yıllar biterken, iktidarı alamadık; bunu deneyemedik bile. Oysa, “devrimci durum”un nesnel koşulları yeterince olgunlaşmış görünüyordu. Nedeni konusundaki düşüncemi birden çok kez yazmışımdır: Bu öğretinin yaratıcısından aktararak söylersek, “her devrimci durum bir devrime yol açmaz; sözü edilen nesnel değişiklikler öznel bir değişikliğe, yani, devrimci sınıfın devrimci yığın eylemini, düşürülmezse, hiçbir zaman, hatta bir bunalım döneminde bile ‘düşmeyen’ eski hükümeti yerinden edecek güçte kavrama yeteneği ile birlikte oluştuğu bir durumdan devrim doğar”. Devrimci sınıfın o yeteneği sergilemesini sağlayacak ya da kolaylaştıracak öncü partisi bulunmadığı için o zamanki imkân kaçmıştır.

İki, gelişinden önce 12 Eylül’e önleyici olmak bir yana, geciktirici nitelikte bir direniş de gösterilememiştir.

Üç, yeni rejim gelip hızla yerleşmeye başladıktan sonraki direnişinse daha “şanssız” olacağı belliydi; bütün acılar ve özveriler bir yana, öyle de olmuştur.

Bütün bunları ve çok daha bütünlüklü çözümlemeler çerçevesinde, tekrar tekrar irdeleme ihtiyacını duymakta bir tuhaflık yok. Hepsi bir yana, yukarıda değindik, artık tümüyle yetişkin kategorisinde yer alan milyonlarca yurttaşımız ömürlerini bu demokratik faşizm yahut faşizan demokrasi rejimi altında geçirdiler; daha da kötüsü, hâlâ gerçek demokrasiye nasıl ulaşılır, bir yanıt bulabilmiş değiller!

Dolayısıyla, şu yaptığımız çok da gereksiz bir tekrar olarak görülmemeli. Yaşadığımız günler ve yakın gelecek açısından anlam taşıdığını sandığım bazı vurgularla birlikte hatırlamış olduk.

 

ÖNCEKİ YAZILARI