Daldan Dala

19/12/2010 Pazar
Daldan Dala

Böyle olacak ama, olabildiğince yakın dallara atlamaya çalışacağız. Uzaktakilere sıçramaya kalkarsak, düşer müşer bir yerimizi kırabiliriz

* * *

Geçen gün, haftalık soL dergisinin son öğrenci eylemlerinden yola çıkarak yönelttiği birkaç soruyu yanıtlarken, her üniversiteli, hiç değilse, kendi okulundan gelip geçmiş öğrencilere bakıp onlar arasında belirgin olarak ortaya çıkan kümeleşmeler arasında kendi seçimini yapabilir, demiş ve iki kümede toplanabilecek eski öğrencilerden örnek adlar sıralamıştım. O sırada, bir baktım, bir yandakilerin tümünün hayatları genç yaşlarında sona erdirilmiş. Bunu fark edince, şöyle bir ek yapmak zorunda kaldım:

“Ancak, şu tür bir itiraz ileri sürülebilir kuşkusuz: Adlarını andığımız örneklerin ilk kümesinde yer alanlar, hep, bugün ve uzun bir süredir yaşamayan insanlardır ikinci kümedekilerse bir eli yağda bir eli balda yaşamaya devam edenler. Öyleyse, bir yanda eza, cefa, ölüm, pek yüksek felsefe olarak görülebilecek bir anlatımla, çilecilik öte yanda, hayat, hayatın zevkleri ve benzerleri midir? Tamam, itiraz edilebilir edilmesine de, hem yaşamanın ne anlama geldiğini ve birincilerin yaşayıp yaşamadıklarını öyle kestirmeden ilan edivermenin inandırıcılığı yoktur, hem de ikinciler için emrihak vaki olduğunda, adlarının hangi süre boyunca, kimler tarafından ve nasıl hatırlanacağı sorulmadan, o itirazın bir değer taşıyıp taşımadığı anlaşılamaz.”

Bizim buralarda, “İnsan olana öldükten sonra bir güzel nam bırakmak, belki hiç ölmemekten yeğdir.” sözü, bir ilke değerinde sayılmıştır genellikle. Hayatın anlamı üzerine uzun uzadıya söz söyleme imkânımız olmadığına göre, bunu hatırlamakla yetinmek durumundayız.

* * *

Bundan tam 10 yıl, hatta biraz daha uzun bir süre önceydi. Bizim mektepte öğrencilerin şimdi hatırlayamadığım bir etkinliğini izlemeye gitmiştim. İşleri bitince, içlerinden 10-15 kişilik bir grup ısrarcı olmuş, çimenlerin üzerine bağdaş kurup oturarak epeyce sohbet etmiştik. Aralarından biri, benzerlerinin çoğu gibi az basıldığı için tükenip bulunmaz olmuş ilk şiir kitabımı, nerden bulduysa bulmuş, getirip imzalamamı istemişti. Sosyalizm mücadelesine katılmak çok değerlidir de, o arada, sanat ve bilimle uğraşmadan da olmaz zaten onlarla uğraşmadan mücadele de edemezsin, anlamında üçbeş satır yazıp imzalamıştım.

O çocuk, bu 10 yıl boyunca sosyalizm mücadelesinde yer aldıktan sonra, şimdi yurt dışında, “temel bilimler” olarak sınıflandırılan dalların birinde doktora yapıyor. Herhalde, alanın önemli kabul edilen üniversitelerinin birinde.

Ne çok böyle gencimiz var!

Onlar bir gün dönüp gelecekler. Onları ya da onlarla ne yapacağız? Memleket demiyorum, elbette hemen memleket geliyor akla, ama memleketin bunları düşünecek hali mi kalmış, biz ne yapacağız?

* * *

On yıl önceki o sohbetten hiç unutmadığım, dolayısıyla her vesileyle, kimileyin de nasıl bir vesilesi olduğunu pek düşünmeden anlattığım bir bölüm vardır.

Bana sorulan sorulara her es verilişinde kendim soru sormaya başlıyordum. O karşı atakların birinde, “Söyleyin bakalım,” dedim “Siz kaç kişisiniz, öteki solcular kaç kişi bu üniversitede?”

O bana kitap imzalatan, “Aşağı yukarı, bizim sayımız bütün grupların toplamı kadar.” diye yanıtladı.

“Aferin size!” demiştim, dedikten sonra bu büyüklenme yüklü övgüden hoşlanmaktan çok gıcık kapabileceklerini hiç aklıma getirmeden konuşmakla yaptığım hatanın farkına vararak. Biraz ondan, biraz da sorumu yanıtlayan çocuğun “Ne var bunda bu kadar heyecanlanacak!” dercesine şaşkınlık anlatan bakışları yüzünden, hemen söz sırasını kapıp ek bir soruyla devam etmiştim: “Peki, sizin sayınız ne?”

İkinci yanıt ilki kadar sevindirici değildi doğrusu. Şu anda sayıyı tam olarak hatırlamıyorum, ama iki basamaklı bir sayı olduğu kesinlikle aklımda kalmış.

“Deminki aferini geri alıyorum.” demedim elbette. Demediysem de, buna yakın bir ifade belirmiş olmalı ki yüzümde, “Böyle işte, ne yapalım, işler sizin zamanınızdakine pek benzemiyor!” anlamına gelecek birtakım sözler etmişlerdi. Daha sonra, biraz da o durumun nedenleri ve geçmişte olup bitenleri yaratan koşulların farklılıkları üzerinde konuşup herhangi bir yararı olmayacak bir kötümserlik havası doğmasını elimizden geldiğince önlemeye çalışmıştık.

Şimdi, bunu kim bilir kaçıncı kez anlatırken, aradan 10 yıl geçtikten sonra durum ne merkezdedir acep, diye düşünmeden edemiyorum. Ancak, burada herhangi bir dokundurma, iğneleme yahut örtülü eleştiri niyetim yok. Herkes merak eder böyle sayıları. Tamam, ezelden beri, “önemli olan nicelik değil, nitelik” diyegelmişizdir ama, sayıları hiç merak etmeden de olmaz!

Sözgelimi, Papaz Malthus’un nüfus kuramında nüfusun geometrik bir diziyle, gıda maddeleri üretimininse aritmetik diziyle artma eğiliminde oluşundan esinlenerek söylersek, polis sayısının artışı ilkine, başka alanlarda olduğu gibi üniversitelerde de devrimci sayısı ikinciye benzer bir artış eğilimi göstermeseydi, görüntüler daha farklı olurdu. Yakın zamanda herhangi bir yerde iktisat falan da anlatmış değilim, nerden geldiyse aklıma!

* * *

Hemen yakındaki bir başka dala daha atlayıp bitirelim.

Korumalarının şemsiyelerinin altında korunan o akla ziyan profesörün niye o kadar hiddetlendiğini soruyorlardı televizyonun birinde. Üniversiteli bir kız öğrenci şuna benzer bir neden gösterdi: Çok tuhaf duruma düştü karizma neyim kalmadı. Bir politikacı için böyle durumlarda sakin kalmak kolay olmaz. Benim burada gırgıra vurarak aktardığım gibi değil, çok daha ciddi ve aklı başında bir açıklamaydı.

Seyretmiş olanların hâlâ gözlerinin önündedir: Şemsiyelerin altından kesildi mi acaba diye başını çıkarır çıkarmaz, yeniden başlayan yumurta yağmuruyla, tekrar içeri saklanıyor.

Yenice ortaya çıkmış bir deyim galiba, ama argo bile olsa, tam yeri geldi:

“Karizmayı çizdirmek” dedikleri de ancak bu kadar olur herhalde.

ÖNCEKİ YAZILARI