Çok parça üstünde tek başlılık

29/11/2019 Cuma
Çok parça üstünde tek başlılık

İki habere değinerek başlayabiliriz. İkisi de hemen hemen eşzamanlı olarak ortaya çıktı. Son birkaç gün içinde. Benzer durumlara bazen uzunca aralıklarla, bazen böyle üst üste çakışma denebilecek kadar kısa bir süre içinde rastlanıyor.

İlk haber, savunma bakanlığında düzenlenen bir basın toplantısı ile ilgili ve şöyle: Adı geçen bakanlıkta basına yönelik bir bilgilendirme toplantısı yapılıyor. Ancak, en son bölümüne kadar, içeriği bakımından sıradan ve önemsiz bilgilerin aktarıldığı toplantı, biçimsel yanı ve sondaki açıklama ile sıradanlıktan uzaklaşıyor. Biçimsel yanı dediğim, kürsüye gelip basın mensuplarına bilgi veren bakanlık yetkilisi ile ilgili; bu kişi bir kadın, yarbay rütbeli bir kadın subay. Basın ve halkla ilişkiler işlerini yürüten birimin sorumlusu. “15 Temmuz kahramanı” bakanın yeni ve gayet Atatürkçü bir uygulaması olabilir. Yok, benim cahilliğimle ilgiliyse, çok zamandır sürdürülen bir uygulamaysa, başlatanların hakkını yediğim için özür dilemeye hazırım. Malum, yazıp söyleyip ardından özür dilemek son günlerin alışkanlığı, buna uymuş oluruz.

O toplantının asıl ilginç yanı, en sonunda bazı yetkililerin basın mensuplarının karşısına çıkıp “Barış Pınarı harekâtının sona erdiğini” söylemeleri olmuş. Bir o kadar ilginciyse, bu bilgiyi verenlerin kim olduklarını açıklamamaları. 

Bu arada, sözünü ettiğim toplantıya ilişkin bütün bu bilgilerin kaynağının, Ayşenur Arslan’ın “Medya Mahallesi” programı olduğunu da eklemeliyim. Ama, galiba Salı günkü programdaydı, onun kaynağının kim olduğu belirtilmiş olmakla birlikte, ben buraya yazamıyorum; çünkü, izlerken not etmemişim.

Haberi daha da ilgi çekici kılan, ya aynı gün ya hemen ertesi gün yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının sonunda yayımlanan bildirideki açıklama oldu. MGK bildirisinde, o basın toplantısındaki açıklama, elbette adres verilerek tekzip edilmemekle birlikte, düpedüz yalanlanıyor ve harekâtın amacına ulaşıncaya kadar süreceği vurgulanıyordu.

Başlarken değineceğimizi söylediğimiz ikinci habere gelelim.

Yine Salı günü olmalı, Ankara’da bir süre uçaklar uçtu; uçak dediysek, F-16’lar elbet. Ahali başka bir şey sanmasın diye midir nedir, valilik önceden uyarılarda bulundu, böyle uçuşların yapılacağını yurttaşlara duyurdu. Meğer, Rusya’dan satın alınan S-400’lerin radarları sınanacakmış. Zahir, radarlar çalışır duruma getirilecek, o esnada habire uçmakta olan Amerikan yapımı F-16’ları iyi yakalıyor mu, bakacaklar. Biz sıradan yurttaşlar böyle anladıydık. 

Lakin, kazın ayağı öyle değilmiş! Valiliğin halkı uyarıcı açıklamasında kaynak gösterilen ve buna karşı çıkmayan Savunma Sanayii Başkanlığı ilgilileri, daha sonra bakanlıktaki askeri yetkililer bu konuda bilgi sahibi olmadıklarını söyleyince, bu kez öyle bir testi doğrulamamışlar. Sonuç olarak, S-400’lerin radar testinin yapılıp yapılmadığı sorusu ortada kalmış. Bu durumda, kabak valinin ya da o açıklamayı yaptıran yardımcısının başına patlar mı, patlar! Biz Ankaralıların göz ve kulak adı verilen duyu organlarımızla tanık olduğu uçuşların neden yapıldığı yolundaki merakımız da giderilmemiş oluyor ister istemez. Komutanları, “Haydi çocuklar, güzel başkentimizin üzerinde şöyle bir turlayıp gelelim!” demiş olabilir mi? Olabilir. Ne derdi bizim Bursa Erkek Lisesi’ndeki coğrafyacımız Halil hoca rahmetli, nam-ı diğer İmam, “Olmaz demeyin çocuklar, olmaz olmaz!”

Bu tür haberlere, bunlardan daha tuhaflarına, daha az tuhaf ya da komik olanlarına, sonuçları ve uzantıları bakımından daha sakıncalı, daha maliyetli olanlarına her gün, her gün olmasa bile, birkaç günde bir rastlıyoruz. Hemen aklıma geliverdiği için sözünü edebilirim, daha haftalarla anlatılabilecek bir süre önce termik santral bacalarına filtre takılma işinin artık ertelenmeyeceği en yetkili ağızdan ilan edildikten sonra yeniden uzun bir erteleme süresinin getirilmesi iyi bir örnek olabilir mi?

Bunların ve benzerlerinin nereden kaynaklandığı muhalif yorumculara sorulsa, herhalde, çoğunluğu şu “ucube” yakıştırması yapılan chs’yi öne sürer. Artık böyle kısaltmalara alışmak ve görür görmez anlamak zorundayız galiba; az önceki, “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” oluyor. Aynı anlama gelmek üzere, “tek adam rejimi” diyenler de çok olacaktır büyük olasılıkla. 

Büsbütün yanlış ya da asılsız denemez bu tür açıklamalara. Denemez de, işin temelinde şöyle bir parçalılığın belirleyici etki yarattığı üzerinde düşünmemek önemli bir eksikliktir: Burjuvazi hemen hemen hiçbir zaman tek başına iktidar olmaz. İktidarları yer yer yamalı bohçayı andıran, biraz daha günlük dilin dışına çıkılarak söylenirse, bileşenlerin sayısı ve farklılıkları değişebilen koalisyonlar ya da ittifaklar içinde gerçekleşir; üstelik, zaman içinde bu parçalılık görünümü bazen çok belirginleşir bazen belli belirsiz duruma gelir. Egemen sınıf koalisyonu diyebileceğimiz bu iktidarlarda, nesnel ve/veya öznel etkenlerin değişip farklılaşan rollerine bağlı olarak, parçalılık üstesinden gelinmesi güçleşen, zaman zaman imkânsızlaşan boyutlara ulaşabilir. Böyle durumlarda, özellikle çok parçalılığın kaba bir tek ya da birincil irade eliyle üstesinden gelme eğilimleri, işleri iyiden iyiye içinden çıkılmaz noktalara bile götürebilir. Her zaman var olan dışsal etkenlerin de doğrudan ve dolaylı müdahaleleriyle, bu tür ilkel eğilimlerin büsbütün çaresizleşmesi, sık sık çıplak gözle görülür bir açıklığa ulaşır.

Şöyle de anlatmak mümkün: Burjuvazinin önderliğindeki bir egemen sınıf koalisyonunun emekçi sınıflar karşısında bir araya gelişi, bunun sonucu olarak ortaya çıkan tek bir blok görünümü, mutlak ve değişmez değildir. Bu anlamda, aldatıcıdır; iç çelişkileri ve bunlara bağlı gerilimleri gizleyici bir nitelik taşır, hatta bunların ertelenmesine yardımcı olur. Bir benzetmeye başvurulursa, emperyalistler arasındaki çelişkilerin ortadan kalkması ya da önemsizleşmesi sonunda bir ultra-emperyalizmin ortaya çıktığı nasıl yanlış ve yanılgılara sürükleyici bir değerlendirme ise burjuva sınıfının değişik katmanları arasındaki ve egemen sınıf ittifaklarının içindeki çelişkilerin yok olduğu, hatta etkisizleştiği düşüncesi de düpedüz bir yanılsamadır. Toplumsal ve siyasal olguların doğru kavranmasını engelleyen bu yanılsamaya kapılmamak gerekir.    

ÖNCEKİ YAZILARI