Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Çağrışımlar

Son günlerde olup bitenlerin, daha doğrusu, olup da biteceğe pek benzemeyenlerin bende yarattığı bazı çağrışımlardan kısa kısa söz etmek niyetindeyim. Önem sırası gözetmeden, ülke içinden başlayıp dışarıya doğru giderek…

Yayın Tarihi: 22.01.2026 , 19:25 Güncelleme Tarihi: 23.01.2026 , 00:03

Son günlerde olup bitenlerin, daha doğrusu, olup da biteceğe pek benzemeyenlerin bende yarattığı bazı çağrışımlardan kısa kısa söz etmek niyetindeyim. Daha kolay okunabilir diye… Bir de, itiraf etmeliyim, yazma kolaylığı olur diye… Önem sırası gözetmeden, ülke içinden başlayıp dışarıya doğru giderek…

***

Kürt kardeşlerimizin içeride dışarıda hayal kırıklıkları devam ediyor. Daha da edecek, demek istemiyorum.

Kürtlerden söz ederken, bu sözcüğün arkasına bir “kardeş” sözcüğünü tekil ya da çoğul olarak eklemekten oldum olası hoşlanmadım. Bunu yaygın olarak yapılanın tersine herhangi bir ikiyüzlülük izi taşımadan söyleyebilecek durumda, hem ideolojik ve siyasal anlamda hem de yakın bağlarım ve ilişkilerim açısından böyle olmama karşın…

Yıllar önce Kürt yakınlarım oldu örneğin. Anmak istediğim biri, aşağı yukarı babam yaşlarındaydı. Çoktan aramızdan göçmüş bu Kürt yakınım, “beyefendi” sözcüğünün taşıdığı bütün olumlu anlamların canlı simgesiydi. Birinci TİP döneminde il başkanlığı yaptığını biraz da övünerek söyler, Aybar’ı nasıl karşıladıklarını anlatırdı. Çok sonraları, bizim Yalçın Hoca kendi deyişiyle “gönüllü sürgününde” Paris’te iken, Med Tv adlı yayın kuruluşunun kendisiyle o sırada Suriye’de bulunan Apo’nun bağlantısını sağlayarak yaptığı yayının olduğu gecelerde beni telefonla arar, “Mesut Bey sizin hoca ile Apo çıkacak, buyurun gelin” diye haber verirdi. Ben de, çoğu kez, çoluk çocuğu toplar gider, evine konuk olurdum.

Bir süre yakın arkadaş olduğum iki Kürt de aklıma geliyor şimdi.

Bunlardan biri, 70’li yıllarda, yönetiminde bulunduğu bir kitle örgütünün kongresinde kürsüde konuşurken, kendisine sataşarak “devrim için savaşmayana sosyalist denmez” diye sıkıştıran salondaki muhaliflerine, yerinde bir hazırcevaplıkla “O sözleri söyleyen Castro’dur, selam olsun ona” diye yanıt vermişti de çoğumuzun sempatisini toplamıştı. Aynı arkadaşım, yıllar sonra bir yerde oturup sohbet ederken, “Apo’nun yanında Castro’nun lafı mı olur!” diyordu.

Bir başka yakın arkadaşımın da, bizimle yan yana, Kürt ve Türk devrimcilerinin birlikte örgütlenip sosyalizm için mücadele etmesini savunduktan sonra geçtiği saflarda bize sövgüler yağdırdığını hüzünle hatırlıyorum. Şimdi o da dünyadan göçtü ne yazık! Ölümü kadar “Hiç utanmıyor musun?” diye soramadığıma da üzülürüm.

***

Son birkaç haftanın çok konuşulan konularından biri en düşük emekli maaşının 20 bin liraya çıkartılması idi. İki gün önce bu konudaki hükümet teklifi Meclis'te oylanırken kendisi bulunmayan bir iktidar milletvekilin pusulasının bir başka vekil tarafından, kutuya mı sandığa mı artık her nereye atıyorlarsa artık, kullanıldığı ortaya çıkmış. Oturumu yöneten MHP’li başkan vekili o kişiler için ağır sözler etmiş. Bunlar konuşuluyordu. 

O arada, aynı başkanvekilinin genel başkanı olan zat da 20 bin lira için “sefalet ücreti” demiş; bunun üzerine adı geçen partinin emekli aylıklarında yeni bir artışa destek verebileceği umutları yayılmıştı. Gerçekleşmedi doğal olarak. Sayılarının 5 milyona yaklaştığı söylenen bir grup emeklinin maaşları 20 bin lira olurken çok daha fazla sayıdaki emeklinin maaşına dokunulmamış oluyordu. Böylece, Kürtlerimizi kollamakta öncülük eden akil mertebesine yükseltilmiş aynı politikacının, bununla yetinmeyip, emeklilerimizi de nasıl eşitleştirdiği ortaya çıktı. Eskiden, komünizmle mücadelede birbirleriyle yarışan düzen sever politikacılar sosyalizm ve sosyalist ülkelerle ilgili “sefalette eşitlik” eleştirileri yaparlardı. Şimdi onları akıllarına getiriyorlar mıdır acaba? Bilinmez. “Sefalette eşitlik” öyle değil böyle olur, mu diyorlardır yoksa? İçlerinden de olsa diyorlardır bence.

***
Bütün bunların dışında ve elbette bunlardan çok farklı olarak, yeni yayımlanan bir kitaptan haberim oldu. Bana sorulursa, geçen yüzyılın en büyük bestecisi olan Şostakoviç’le ilgili bu kitabın yazarı, beni şaşırtan bir isim. Bilmediğim için böyle söylüyorum, benim bir iktisatçı olarak tanıdığım Bilsay Kuruç, meğer çok iyi bir müzik dileyicisi imiş. Şostakoviç, Elli Yıl Sonra başlığını taşıyan kitap, Kırmızı Kedi yayınları tarafından henüz geride bıraktığımız yıl ve bestecinin ellinci ölüm yıldönümü dolayısıyla basılmış. 

Bu yazının başlığı çağrışımlar olduğuna göre, hemen bende yarattığı iki çağrışımdan söz etmeliyim.

Birincisi, yazarıyla ilgili. Bilsay Bey, bizim ikinci TİP ve onun Merkez Eğitim, Bilim ve Araştırma Bürosu üyeleri olarak hazırladığımız, artık “ünlü” demekte sakınca görmediğim “karşı plan çalışması” sırasında, en azından o çalışmanın büyük bölümü yürütülürken, Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı idi. DPT’den birçok uzman ve yönetici arkadaşımız orada çalıştılar. Onlar olmasaydı o çalışma da olmazdı, diyebilirim. Ayrıca, DPT’de yapılmış birtakım çalışmalardan da yararlanma imkânı bulmuştuk. Bütün bunlarda Bilsay Bey’in yardımı ve katkıları unutulmazdır.

İkincisi, benim Şostakoviç eğitimimle ilgili. Bizim yakın bir arkadaşımızın ağabeyi, dolayısıyla bizim de büyüğümüz olan bir insanın evine sık sık konuk olurduk. İznini alma şansım olmadığı için adını yazmıyorum. Aşağı yukarı 70’li yılların tümünü kaplayan bir dönem sözünü ettiğim. Mülkiyeli olan ve mezuniyet yıllığında lakabı “senfonik” olarak geçen bu ağabeyimiz 60’yıllarda devlet bursuyla ABD’de yüksek lisans çalışması yaparken edindiği bir makaralı teybe oradaki bir radyodan Şostakoviç bestelerini kaydetmiş, bize dinletirdi. Hatta bazı geceler özel programlar düzenlerdi. O kayıtta radyodaki program sunucusunun, herhalde teknik nedenlere bağlı olarak, boğuk bir sesle şöyle bir anonsu vardı, izninizle aynen yazacağım: “An artist’s reply to just criticism”. (Bir sanatçının haklı eleştirilere yanıtı.) 

Şostakoviç dördüncü senfonisinden sonra birçok eleştiri almış, beşinci senfoniyi de böyle bir ithaf eşliğinde sunmuş; eleştirenler arasında Stalin de varmış. Her defasında bu sunumla birlikte beşinci senfoniyi dinlemeye başlardık.

Ne yazık, bu çağrışımlara yol açan kitabı alıp okuyamadım daha. İlk fırsatta okuyacağım.

***

“(…) bu zat-ı şahane, yukarıda da belirttiğimiz üzere, emperyalizm açısından aranıp da bulunamayan değil, arandığında çok zorlanmadan bulunabilen tipte bir politikacıdır. Biyolojik ve/veya politik ömrü vefa ederse, başında bulunduğu devleti bir polis devletine dönüştürmesi mümkün görünmektedir, eğer şimdiden başaramadıysa…

(…)Polis devleti dediğimizse bir soyutlamadır ve, kuşkusuz, her yurttaşın tepeden tırnağa silahlı polislerin gözetiminde sokaklarda dolaşabildiği bir düzeni anlatmaz. Örneğin, Minneapolis kentinde olup bitenler, bu soyut kavramın birçok somutlanma biçiminden biridir. Emperyalist demokrasilerde, çarpıcı bir örneği olarak Amerikan demokrasisinde,  değişik biçim ya da görünümleriyle polis devletinin oluşması doğaldır; yoksa, bir varoluş sorunu doğar.”

Yukarıdaki satırları iki hafta önce, 9 Ocak’ta yazmıştım. Orada sözünü ettiğim “zat-ı şahane”, sokak gösterilerindeki yurttaşları artık “krallara hayır” diyen dövizler taşıyorlar, Trump idi, ayrıca belirtmeye ne gerek var, diyenler olsa da belirtmiş olalım. “Polis devleti”ni yazarken de bakalım nasıl itirazlar gelecek, diye aklımdan geçirmiştim. Görebildiğim kadarıyla, herhangi bir itiraz gelmedi. Sadece birkaç arkadaş “tartışılabilir” bulduklarını sözlü olarak ilettiler.

İki gün önce ise televizyonda yüzleri maskeli, son derece “müsellah” birtakım tiplerin gözleri kapalı zavallı insanları toplayıp götürdüklerini gösteren görüntülerle karşılaştım. ICE dedikleri göçmen dairesinin görev başındaki ajanlarıymış görüntülerdekiler.

Bakalım, “Canım bu kadar da abartılmaz, onlarda pek çok kurum ve kural var, denge ve denetleme var, demokrasi kökleşmiş” falan diyenler olacak mı?

***

Putin adındaki kişi de kalkmış, bir hesap yapmış, Grönland için 200-250 milyon dolara iş bağlanır, diyor. O kadarı da olmaz herhalde. Öyle olsa, o emlakçılar kralı cebinden çıkarır verir parayı. Vermez mi yoksa?    

Mesut Odman 'ın Son Yazıları