Mesut Odman
Biraz tuhaf bir yazı
Yayın Tarihi: 18.12.2025 , 23:10 Güncelleme Tarihi: 19.12.2025 , 00:01
Tuhaflığı şuradan geliyor: Daha okuyucu önüne çıkmamış bir yazıya göndermede bulunarak başlayacak ister istemez. Ortaklaşa dergisinin Ocak sayısında yayımlanması söz konusu olan yazıda yer verdiğim bir değinmeden yola çıkacak.
Değinme bundan 58 yıl öncesiyle ilgili ve şöyle: Bu sayıyı yazarken yanlışlık yapmadım; bir de harfleri kullanarak belirtebilirim. Tam ellisekiz yıl. Aslında, yazım kurallarına göre bunu elli sekiz olarak ayrı ayrı yazmak gerekir. Ama özel durumlarda bitişik yazılmasına da cevaz veriliyor. Örneğin, muhasebeciler öyle yapabiliyorlar. Yanlışlıkla ya da kasıtlı olarak araya bir rakam daha girerse, muhasebeci yandı demektir. Bu dersi üç yıl ya da üç çarpı iki altı sömestr tekrar ettiğim halde hiçbir şey öğrenmemişimdir; çünkü ne derslere ne de sınavlara girerdim. En sonunda İranlı bir hoca gelmişti, onun yufka yürekliliği sayesinde ders geçilebilecek en düşük notla sıyrılmış ve mezun olabilmiştim. Neden derseniz, önceki hafta da yazmıştım, takıntı işte. Oysa, biraz bi şeyler öğrenmiş olsaydım, hem çalışırken hem de işten atılma korkusu yaşadığım sıralarda, üç beş defter tutar bir ekmek parası kazanırım diyebilirdim. Diyemedim ama, gerek de kalmadı.
O kadar yıl önce, 1967’de, memleketin yeni parlamaya başlamış, parlaklığını bir yandan Amerikanca eğitim veren bir Amerikan üniversitesi oluşundan, bir yandan deli fişek devrimci öğrencilerinin varlığından aldığı sanılan üniversitesinin sınavını kazanmış, hem okula hem de okuldaki sosyalist fikir kulübüne kayıt yaptırmış, ama ne yazık, sokakta kalmış bir taşralı gençtim. Dışarıda kalmıştım; çünkü ne üniversitenin kendi yurtlarında ne de Ankara’daki öteki devlet yurtlarında yer bulabilmiştim. Sonradan, çok değil ama, bir iki ay geçtikten sonra nedenini yurtlara yerleşebilmiş arkadaşlarımdan öğrendim. Başvuru formlarında gerçek durumu yazmıştım. Babamdan maaşını öğrenip yazmış, orta okul ve lisede okuyan iki kardeşim olduğunu, uzatmayalım, gerçek ne ise onu belirtmiştim. Oysa, devletten yardım almak için başvururken kendisine arzuhal yazdıran köylü için Yaşar Kemal’in yaptığını yapmak gerekirmiş. Hani, köylünün durumunu daktiloda çatır çutur yazıp bitiren ünlü romancı, çıkarmış kâğıdı, “Dinle bakalım, iyi olmuş mu?” dedikten sonra okumuş, köylü bir an sessiz kaldıktan sonra “Ağam, biz ölmüşük de habarımız yok!” demiş ya, bizim de öyle yapmamız gerekiyormuş. Babasının maaşını en az yarıya indirip yazanlar mı istersiniz, emekliliği gelmiş adamın beş yıldır işsiz olduğunu yazan mı, yoksa iki olan kardeş sayısını ikiyle üçle çarpan mı? Yurtlarda yer bulan arkadaşlar bunları anlatmış ve sonunda “Sen hiç bekleme oğlum!” demişlerdi. Dedikleri de çıkmıştı. Sonuç olarak Ulus’taki otellerin en ucuzlarını arayarak, birinde karar kıldıktan sonra, daha ucuzunu bulup ertesi akşam oraya taşınarak geçirilmiş günler sona erinceye kadar epey sıkıntı çekmiştik.
Son zamanlarda, yeni sayılabilecek bir toplumsal kategori olarak karşımıza çıkan “evsiz emekliler” ile ilgili haberleri gördükçe, yıllar önceki o günlerimizi hatırlıyorum. Yine de, bugünkü emeklilerden çok daha iyi durumdaydık. Hepsi bir yana, çok gençtik daha, ne olursa olsun, geçip gidecek bu günler, diye düşünüyorduk. Oysa bugünkü emekliler ne durumlarında olumlu bir iyileşme bekleyebiliyorlar, ne de o koşullara dayanabilecek güçleri var.
Emeklisinden işçisine küçük esnafından köylüsüne sürünüp duran insanların sayıları inanılması güç ölçülerde arttıkça, “Olmaz canım, bu kadar da olmaz!” diyenlerin sayıları da artıyor. Böyle diyenleri, bu tür tepkiler gösterenleri iki kümeye ayırmak mümkün.
Birinci kümede, iflah olmaz iyimserler bulunuyor. Onlar için insan bu kadar ezilmeye, yoksulluğa, sürünmeye katlanamaz. Gün gelir, bir ses verir, itiraz eder, karşı koyar. İyi de, bunlar olabilir de, bir gün sabah kalkınca oluvermez. Önceden bir işaret ortaya çıkar. İnsanların olup bitene seyir bakıp dururken, orada burada, tek tük, birkaçının tepesinin atması o seyircilerin yüreğinin yağ bağlamasını sağlar belki, bir parça ferahlamasına da yol açabilir hatta. Hepsi o kadar. Ama böylesi tepkiler çoğalırsa, sıklaşırsa, katılanların sayıları artarsa, daha kararlı davranmaya başladıkları görülürse, hele bir de kararlılıkları bizim kimilerine papağan gibi görünerek yinelediğimiz örgütlülük kazanırsa, az önce “iflah olmaz” diye nitelediğimiz iyimserlik herkese gerekli bir özelliğe dönüşür.
İkinci kümede ise, sözü dolaştırmadan, korkaklar diyebileceğimiz bir kalabalık bulunur. Onlar da yaşadıkça, kendileri dışında yaşananları gördükçe “Olmaz, bu kadarı da olmaz!” demekten kendilerini alamazlar. Ama aynı kafada olduklarını bildikleriyle bir araya geldiklerinde bile bu itirazı belli bir temkinlilikle dile getirirler. Yine de bu kümede yer alanlara belli bir hoşgörüyle bakmakta sakınca yoktur; çünkü, korkuyu büyütmek ve yaygınlaştırmak bakımından düzenin imkânları her türlü sınırı zorlamaya hazır bulundurulur.
Olup biten değil oldukça artan kötülükleri köklü olarak ortadan kaldırmanın yolu her iki kümedeki insanları da değişen ölçülerde ve değişen sürelerde kazanmaktan geçer. Tembelliklerine, korkularına ve öteki zaaflarına ödün vermeden, ama bu düzeni bütün kötülükleriyle birlikte alt etmeyi başarmak için onlardan olabildiğince kurtulmalarına yardım ederek…