Bir tarihsel roman

13/09/2019 Cuma
Bir tarihsel roman

Siyasal-tarihsel mi demeliydim acaba? Belki biraz daha açık anlaşılırdı, ama çok da önemli bir fark yaratmazdı; çünkü, tanımlanmış, yaygın olarak kullanılan bir terim sayılmaz bu. Okurken edindiğim ilk izlenimlerden birini yansıtmaya uygun düştüğünü sandığım için yakıştırdım. 

Kemal Okuyan’ın yeni çıkan kitabından söz etmek istiyorum.* Hızlı bir okumadan sonra biçimsel açıdan bazı değinmelerim olacak. Daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle de diyebilirim: Araya başka konular girer de kapsamlı bir yazı gecikecek olursa, hiç değilse bu bakımdan bir notu hemen düşmüş, pek hoş ve önemli bir kitabı görmezden gelmemiş oluruz.

Kısaltarak yazarsak Devrimin Gölgesinde başlığını taşıyan kitap, bilinen, pek az bilinen ve önemli bir bölümü de hiç bilinmeyen gerçekleri, belirgin bir bakış açısıyla ve bunun doğal sonucu sayılması gereken bir yere ulaştırmak üzere ele alıyor. Bugünün yaklaşık yüz yıl öncesindeyiz ve sosyalist devrimin başkenti Moskova merkez olmak üzere onunla farklı ilişkiler içindeki üç kentle bağlantılı olarak gerçekleşenleri izliyoruz: Kendilerini güvende hissetme ve dünya devriminin yolunu açma beklentileri içindeki Rus devrimcilerinin gözlerini diktikleri Berlin, devrime karşı azgın saldırıların koç başı işlevine hazır Varşova ve Bolşeviklerle ötekilere göre çok daha iyi ilişkiler içindeki, henüz resmen başkent olmamış Ankara. 

Bu sergilemenin yöneldiği okur kitlesini, en geniş biçimiyle düşünerek şöyle üç büyük kümeye ayırmak mümkündür, sanıyorum: İlk kümede, yerleşmiş bir okuma alışkanlığı olanlarla böyle bir alışkanlığı yeni yeni kazanmaya başlayanları düşünebiliriz. İkinci kümede pek az ve/veya düzensiz okuyanlar yer alıyor. Üçüncüyü ise hemen hemen hiç okumayanlar oluşturuyor. Ancak, bunun içinde okuma alışkanlığı edinmesi imkânsız olmayan, başka bir anlatımla, umut kesilmemesi gereken, bunun yanı sıra böyle bir alışkanlık edinmeleri için uğraşılmaya değer bir toplamın da bulunduğunu varsaymak gerekiyor; yoksa, bu üçüncü kümedekiler için herhangi bir çaba göstermek, emek savurganlığından başka bir anlam taşımazdı.

Kısaca değinmeye çalıştığım kitabın üç kümenin her biri için farklı derecelerde okunabilir ya da okuma ilgisi uyandırabilir nitelikte olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, yazarının özellikle son iki kümede yer alanları dikkate alarak bir sunuş ve sergileme biçimi tasarladığı kanısındayım. Tarihsel ya da siyasal-tarihsel roman dediğim, o biçim için yakıştırılmış bir betimlemedir.

Buna göre, kitapta, tarihte kalmış, ama kuşkusuz bugünleri ve gelecek günleri de etkilemeye devam eden bir zaman kesiti ele alınıyor. Buradaki kahramanların hepsi gerçek insanlar, hepsi okuyucunun az çok tanıdığı ya da hiç değilse adlarını duymuş olduğu, ama hiçbiri artık yaşamayan insanlar. Bunlarla ilgili olarak şimdiye kadar yazılıp çizilmiş, çoğu da yalanlarla, çarpıtmalarla dolu, sayıları onbinlerle, belki de daha büyük rakamlarla anlatılabilecek sayfalar yazılıp ortalığa sürülmüştür. Dolayısıyla, bunların tümünden haberli olması mümkün olmayan okuyucuya, rafine bir bilgi toplamı sunulmaktadır. “Rafine” sözcüğü burada iki anlamdadır: Bir yandan, derlenip toparlanmış yeterince özlü ve anlaşılabilir bir toplam; öte yandan, daha önemlisi, hep olduğu gibi burada da sürüp giden sınıf mücadelesinde karşı devrimcilerin sakatlamalarından arındırılmış bir toplam. Sonuç olarak, bazıları az çok bilinen bazıları pek az bilinen ya da çok sınırlı sayıdaki insanlar dışında hiç bilinmeyen yorumlar, açıklamalar, açıklıklar ortaya çıkmaktadır. 

Yazarın bunları, yukarıda sınıflandırmaya çalıştığım geniş okuyucu kitlesi içinden önemli bir kesimin okuyup kavramasını, özellikle de yukarıdaki üç kümenin ikinci ve üçüncüsündekilerin sayılarının “ihmal edilebilir” düzeyde kalmamasını amaçlayarak sergilemiş izlenimi edindiğimi söyleyebilirim. Seçtiği ve benim “tarihsel roman” benzetmesi yaptığım sunuş biçiminin, buna elverişli olduğunu düşünüyorum. Bir kez, içeriği öne çıkaran farklı başlıklarla ve hem çok sayıda hem de çok uzun olmayan bölümlere ayrılmış bütün metin; bu işin ilk bakışta görülebilen özelliği. Öte yandan, oldukça karmaşık olaylar çevresinde az önce değindiğim pek çok tarihsel kişilik, canlı, ama kısa kısa görüntüler, anlatılar, pasajlar biçiminde sahneye geliyorlar; birbirleriyle ilişkiye giriyor, tartışıyor, kavga ediyorlar. Ama bunlar gerçekçi romanlarda görüp okumaya alışkın olduğumuz türden betimlemeler, diyaloglar, anlatılar yoluyla değil, siyasal-tarihsel çözümlemeler içine serpiştirilen ve hem okumayı kolaylaştırıcı hem çözümlemeyi güçlendirici bir yaklaşımla gerçekleştiriliyor.

Şimdilik, denebilirse, kitabın biçimsel yönlerine değinmekle yetindim. İçeriği üzerinde durmayı sonraya, yaptığım ilk ve hızlı okumayı içerik incelemesine elverişli olabilecek biçimde yeniden yapabileceğim bir zamana bırakıyorum. Bu içerik öylesine büyük bir zenginlik taşıyor ki, dediğimizi yapabilmek için kitabın kendisine yakın hacimde bir yazma işi gerekebilir. Dolayısıyla, bunun yerine, güncel gelişmeler içinde yeri geldikçe, bu kitapta açıklanan, savunulan, eleştirilen değişik başlıklara göndermelerde bulunarak, oralardan destek alarak bazı konularda tartışmalara girmek daha doğru olacak ya da, doğru yerine, verimli olacak diyelim.

Kısacası, gerçek bir emek, ama yüksek nitelikli emek ürünü olan ve değişik amaçlarla yararlanılabilecek bir çalışma ile karşı karşıyayız. Yazarına teşekkür gerekir mi, emin değilim; çünkü, hiçbir işi alkış almak için yapmadığını biliyorum, bilenlerden biriyim.


* Kemal Okuyan, Devrimin Gölgesinde: Berlin, Varşova, Ankara 1920 . Yazılama Yayınevi, İstanbul, Eylül 2019