Mesut Odman
Bir Ölümün Hatırlattıkları
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:35 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:35
Geçenlerde soL portalda onunla ilgili olarak yazılanları okuduktan, bir kez de soL radyoda anlatılanları dinledikten sonra, üstelik ölen de hiç yüz yüze gelmemiş bile olsanız, eski bir dost ise yazma isteğinin doğmaması neredeyse imkânsız oluyor. Az önce kullandık bu sözcüğü ama, bir kez daha üstelik deyip devam edersek, yazan ve konuşan da kendi oğluysa insanın, bu yazma dürtüsünün biraz daha artması doğal sayılabilir.
Konumuz, dolayısıyla ölen ve ölümüyle bize bir yığın “şey” hatırlatan, bizim Teofilo ya da Teo. Nereden bizim oluyor? Bir kez, benden birkaç yaş küçük olmalı, o yüzden rahatça böyle söz edebilirim. Daha da önemlisi, en sevdiğin sporcuları say bakalım, denecek olsa, ilk aklıma gelen bir iki isimden biri Stevenson olurdu.
Teo, yine bana sorulacak olursa, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi boksörüydü. Nedenine biraz sonra geleceğim ama, önce, bir boksörü böyle birinci sıraya koymamın bana hiç yakışmadığını söyleyecek insanları saymaya kalksam, bir çırpıda, iki değil kim bilir kaç elin parmakları kadar insanı sayabilirim, onu belirtmeliyim.
Der demez de, on yıl kadar önceki bir olay geliyor aklıma çaresiz, geliyor, orada da yakıştırılmamıştım. Charlie Haden’ın bir konserindeydim, Ankara’ya ilk kez gelmişti galiba, daha çalgıcılar yerlerini almadan, o sıralar hiç tanımadığım, ama epey sonra tanışma fırsatı bulduğum bir hanımefendinin şöyle işaret parmağını bana doğru sallayarak “siz, siz caz konserinde, olamaz” diye giz dolu bir şaşkınlıkla üstüme geldiğini hatırlıyorum. Sonradan tanıştığımda çözdüğüm giz ise şuydu: O sıralar, şu anda yaptığıma benzer, kimseyi ilgilendirmez bir yaşantıyı kâğıda döküp bana cazı sevdirmek üzere iddiaya girmiş genç, o zamanlar genç, şimdiyse gençliği neyim kalmamış ve sözünde de durmamış bir arkadaşımdan laf açmıştım meğer, o hanım bu yazıları okurmuş ve benim gibi caz denilince “bana caz yapma, asabımı bozma” sözünün ötesinden pek de haberi olmayan birini o konserde görünce, haklı olarak, pek şaşırmış.
Neyse, cazı bırakıp boksa dönelim.
Teofilo Stevenson müthiş bir boksördü tekrar edeyim, bana kalırsa, gelmiş geçmiş boksörlerin en iyisi. Bu iddiamı gerekçelendirmeye çalışırsam, bir kez, teknik olarak, kendim anlamasam da anlayanlardan aktararak rahatça söyleyebilirim, en iyilerle karşılaştırıldığında üstün geldiği yanlar eksik kaldığı yanlardan her zaman daha fazla bulunurdu. Ama, daha önemlisi, onun boks yaptığını çok seyretmişimdir, her defasında bana şöyle gelirdi, kendi kendime söylenirdim: “Yahu, bu adam, vurup devirdiğini hemen yerden kaldırıp ‘kusura bakma yoldaş, biraz sert vurdum galiba’ dercesine dövüşüyor.”
Bir üçüncü “en iyi olma” gerekçesi olarak da şu var elbette: Uzun süre onu profesyonel yapmak üzere kandırma amacıyla uğraştılar. Çeşitli kaçış ve “hür dünya”ya sığınış senaryoları da hazırlanmıştır mutlaka. Hep şöyle derdi: “Benim daha fazlasına ihtiyacım yok, sekiz milyon Kübalının sevgisi yeter bana!” Oysa, o teklifler yapılırken, “dünya çapında şan, şöhret”in yanı sıra sekiz milyonun bilmem kaç katı çoklukta dolarlar da hiç uzak olmayan ufkuna serilmiş olurdu.
Tamam, bunlara eyvallah da, bunlar ve başka gerekçeler, boks denilen sporu devam ettirmek, sosyalizmin ülkülerine sığmaz. Böyle diyenler de çok olacaktır ve ne kadar çok olursa, o kadar iyidir.
İyidir ama, devam ederken, boksa değil, söze devam ederken, o başka gerekçelere değinmekte yarar olabilir.
Önce, bu boks denilen sporu sevmeyenlere karşı argümanlar.
Bir kez, şu söylenebilir: Boks, insanlığın en eski sporlarından biridir dolayısıyla, insanlar ondan bir türlü vazgeçemiyorlar. Bunu derken, “sıfırcı hoca” lakabıyla tanınmış ve bugün “beden eğitimi ve spor bölümü” adıyla cennet vatanımızın her köşesinde pıtrak gibi yayılıp çoğalmış okulların ilki olan Ankara’daki “Spor Akademisi”nin kurucu reisi Kurthan Fişek yıllar önce basılmış kitabında yazmıştı, şimdi ben de oradan hatırlamaya çalışarak ve belleğimde kaldığı kadarıyla yazıyorum: Spor, ilkel insanın doğa ile savaşında yapıp ettiklerinin, barışçıl koşullarda simülasyonundan doğmuştur. Sıfırcı hocanın bunu yazarken verdiği örnekler arasında var mıdır, bilmem, ama şimdi ben verebilirim: Diyelim, avlanmak için bütün gün hayvanlarla boğuşmuş ilkel insanlardan biri, mağaralarının önünde dinlenip güneşlenirken, hemcinslerinden biriyle üçbeş saat önce yaptıklarına benzeterek, ama bu kez avlanma ve /veya canını kurtarma amacıyla değil, herhalde, zevk ve keyif olsun diye boğuşurken, muhtemelen, çok sonraları boks ya da güreş adlarıyla anılan sporların en ilkel biçimleri ortaya çıkmıştır.
Bokstan yana argümanların bir başkası da şu olur genellikle: Amatör boks, profesyonel olanından farklıdır. İkincisindeki kâr hırsı ve vahşet, ilkinde yoktur ya da, en azından, çok daha azdır. Örneğin, amatör boksta, kask takma zorunluluğu vardır. Örneğin, toplam maç süresi çok daha kısadır. Örneğin, hakemler sporcuların sağlığını çok daha büyük bir titizlikle gözeterek yönetmek, en küçük bir tehlike işareti ortaya çıktığında, maçı durdurmak zorundadırlar oysa, ötekinde, boksörler, kan revan içinde maça devam ederler.
Nihayet, son bir argüman olarak, boksun, pekala sosyalizmde de yapılabilir bir spor olduğunu düşünenler, bizim Teo gibi gerçekten inanılmaz sporcu ve insan örneklerini ileri sürebilirler.
Şimdi, bu noktaya gelince, benim biraz durmam ve yazının gidişini bir parça değiştirmem gerekiyor. Bunu da o sonuncu argümandan hareketle yapacağım: O örnekler gerçekten “inanılmaz”dır. İki nedenle böyledir. Birincisi, sayıları inanılmaz yakıştırmasını hafifletecek ya da kaldırılmasını gerektirecek kadar çok değildir. İkincisi, o az sayıdakiler arasından bile Blohin örnekleri çıkabilmektedir.
Şimdi Blohin de nereden çıktı?
Sorunun yanıtına geçmeden önce, bir imla sorunu üzerinde durmak gerekiyor. Eskiden, sosyalizmin çözülüşünden önce, onu futbolcu olarak seyrederken adını Oleg Blokhin olarak bilirdik. Şimdiyse, şu devam etmekte olan Avrupa Şampiyonası sırasında Oleh Blohin diye yazıyorlar ekranlara. Ukrayna ev sahiplerinden biri olduğuna göre, doğrusu şimdiki olmalı.
Meraklısı bilir: Gerçekten, o zamanlar da yakıştırıldığı gibi, bir “futbol düşünürü” olan müteveffa Valeri Lobanovski yönetimindeki Dinamo Kiev’in ve oradaki hemen hemen bütün oyuncuların katılımıyla oluşturulan Sovyet milli takımının en parlak isimlerinden biriydi Blohin. O takım, futbol denilen sporu sevmiş olanların ve, varsa, hâlâ sevmeye devam edenlerin “güzel” bulmakta birleştikleri bir oyun oynardı. Ayrıca, önüne gelene de üç beş atardı. Örnek olsun, şaşılası başarısının ödülü olarak mı ülke futbolunun başına getirildiği bir türlü anlaşılamayan ve tüp işiyle iştigal eden bir zatın yerle yeksan ettiği bizim anlı şanlı kara kartala da güle oynaya beş attıklarını hatırlıyorum.
İşte o takımdaki olağanüstü oyuncu Blohin’in diplomasi alanında yüksek öğrenimini sürdüren, yetişkin ve entelektüel bir insan olduğunu söyler ve böyle bir örneğin kapitalist dünyanın para içinde yüzen, elifi görse mertek sanır, dangıl dungul futbolcularıyla nasıl karşılaştırılabileceğini sorardık. Oysa, şimdi öğreniyoruz ki, artık ülkesi Ukrayna’nın milli futbol takımının başındaki aynı kişi, “memleket futbolunu yamyamlar sardı, bu böyle olmaz, kendi gençlerimize yer kalmıyor” diyesiymiş. Haksızlık olmasın, bu “yamyamlar” lafını ben uydurdum ama, anlatmak istediği aşağı yukarı böyle bir şey: Kibarca söylersek, Ukrayna’da top koşturan, çoğu Afrika’dan gelme siyahlar çok fazlalaştı, bunun önünü kesmek gerek, diyormuş. Bunları aktaranlar arasında sosyalist olanlar ya da sosyalizme sempatiyle bakmaya devam edenler, yuh ulan, bu kadar mı olurmuş iflas dedikleri, demeye getiriyorlar.
Hayatın başka alanlarında da çokça rastlanan bu örnekler önem taşıyor kuşkusuz. Birincisi, demek, “çürüme” olarak adlandırdığımız süreç, sosyalizmde doğup büyümüş, hatta örnek gösterilen/görülen insanlar arasında ve çözülüşün epey öncesinde başlamıştı. İkincisi, bu çürüme, çözülüşten sonra büyük bir hızla çoğalıp yaygınlaştı ve inanılması kolay olmayan boyutlara ulaştı.
Şimdilerde, yeni bir insan yaratma konusu, liberal ve sol liberal çevrelerde, elbette yerilerek ve sık sık gündeme getirilir oldu. Buna karşılık, o çevreleri güdüp yönlendirme konusunda basbayağı ustalaşmış durumdaki siyasal iktidar, dindar ve kindar nesil yetiştirmek üzere elindeki çok çeşitli imkânları hızla ve pervasızca kullanıma sokuyor. Tam da böyle bir zamanda, bizim “yeni insan” yaratma sorununun yaşamsal önemini yeniden ve bıkmadan gündeme getirmemizin yeridir.
İnsanın bütün yeteneklerinin hiçbir yapay/dışsal/toplumsal sınır olmaksızın gelişmesi ve geliştirilmesi, sosyalizmin en önemli amaçlarından ve sorunlarından biridir. “Yeni insan” o sürecin bir ürünü olarak ortaya çıkacaktır bu anlamda olmak üzere, yaratılacaktır. Bu gelişme ya da yaratılış sürecinin, pek çok sayıdaki bireyin tek tek her birinin fiziksel ve ruhsal gelişmesiyle uyum içinde, bu mümkün değilse, uyumsuzluklar kolektif bir yaklaşımla giderilerek/önemsizleştirilerek gerçekleşmesi, olağanüstü önem taşımaktadır hiçbir abartma olmadan söylenirse, bir ölüm kalım sorunudur.
O insanın gelişmesinin iki belirgin yönünden birini anlatmak üzere kullanılan “fiziksel” sözcüğünde bir yanlışlık ya da kabul edilemez bir zorlama yoksa eğer, sporun özellikle bu bakımdan önem taşıdığı, hatta asıl öneminin buradan kaynaklandığı söylenebilir. Yoksa, hangi haklılaştırma gerekçesiyle olursa olsun, yarışma amacıyla ve bu yarışmadan yarışanların, daha çok da yarıştıranların küplerini doldurdukları, o arada her türlü boğazlaşmanın ve ahlaksızlığın gırla gittiği bir alımsatım işi olarak sporun, sosyalizmde yeri bulunabilir mi?
Uzadıkça uzuyor ve bu böyle olmuyor.
Bari, oturup bir kitap yazmalı.