Arap saçına dönen ittifak

13/10/2017 Cuma
Arap saçına dönen ittifak

Biraz abartılı görünse de böyle demek mümkün. Ayrıca, karmakarışıklığı anlatmak üzere kullanılan “Arap saçı”nın ne kadarlık bir karmaşayı çağrıştırdığı pek açık sayılmaz; çünkü, her Arap’ın saçının aynı derecede karışık olduğu ileri sürülemez.

Buradaki ittifak, ABD ile Türkiye arasındaki, şu aşağı yukarı ikinci büyük savaşın bitimiyle oluşmaya başlayan ve, hakkını teslim etmek gerek, Türkiye’nin ısrarlı çabalarının ürünü olan ittifak… Tam da böyle diyemesek bile, o çabaların yokluğunda başlaması kolay olmayan ve ısrarın inada, inadın yüzsüzlüğe dönüştüğü yalvarıp yakarmalar sonunda ve 1952 yılının hemen başlarındaki  NATO üyeliğiyle pekiştirilen ittifak…

O yıllardan söz etmişken, Amerikan tarafındaki “Truman doktrini”ne hiç değinmeden geçmek olmaz. Bununla birlikte, az önce yazdım, bence, bizim taraftaki, Halk Partisi’nin son, Demokrat Partinin ilk zamanlarındaki çabaların payını da aynı derecede etkili saymak durumundayız. TKP’nin 28 Şubat 2004’te İstanbul’da düzenlediği “NATO’yla Nasıl Mücadele Edilmeli?” başlıklı uluslararası sempozyuma sunduğum bildiride şunu ileri sürmüştüm: “Emperyalist sisteme ve onun bütün kurumlarına yamanmayı İkinci Dünya Savaşı’ndan beri temel stratejisi olarak belirleyen Türkiye burjuvazisi, kurulduğu aydan başlayarak NATO’ya üye olma peşine düşmüş ve ilk girişimleri yanıtsız bırakılarak ya da reddedilerek geri çevrildikten sonra, (…) 17 Ekim 1951’de Londra’da imzalanan bir protokolle üyeliğe kabul edilmiştir.” 

Bugün yazsam, belki, bazı kavramları biraz daha rafine bir bakış açısıyla seçer kullanırım da, esas olarak, hâlâ aynı görüşteyim. Bunun ne o zaman ne şimdi çok da yeni bir görüş olduğunu iddia edecek değilim. Ancak, sosyalist hareketimizin içindeki “milli cephe”ye katacak millici arama ve çoğaltma gayreti o kadar eski ve yaygındır ki, egemen sınıflar ile onların siyasal temsilcilerinin emperyalizmle bütünleşme istekleri ve bunların belirleyiciliği, çoğu kez, görmezden gelinir. Bakalım, bu kez, umulmadık transferler yapılacak mı? Yapılacağı anlaşılıyor da, hangi boyutlara ulaşacak?

Bunları merak etmeyi bir yana bırakarak yinelersek, benim yaklaşık 15 yıl önce dile getirdiğim ve hâlâ koruduğumu söylediğim görüş, yeni sanılmamalıdır.   

Yalçın Hoca’nın geçen Cumartesi burada yayımlanan söyleşide vurguladığı, bu görüşle birlikte gerçek anlamını buluyor: 

“12 Mart 1947 tarihinde, Başkan Truman, Yunanistan ve Türkiye'yi demir perde içine aldı, biraz para verdi ve "soğuk savaş" bu şekilde teyit edildi. Komünizm tehlikesi olduğunu kabul ediyordu, önce Türkiye ısrar ediyor ve Amerika reddediyordu. Komünizme karşı mücadele Türk askeri ile Türkiye'de kurulacak Amerikan üssüne dayanıyordu. Amerika, Sovyetler'e sınır oluyordu. Bundan sonra Türkiye artık başkadır. Şimdiye kadar denmedi ve Türkiye'nin yeniden kuruluşu demeyi öneriyorum.”

Doğrudur, NATO üyeliği ile büyük bir adım atıldıktan sonra bu “yeniden kuruluş” sürüp gitmiştir. Nereye kadar, ya da ne zaman tamamlanmıştır, yahut tamamlanmış mıdır? Bu soruları yanıtlamaya çalışırken birtakım tarihler, onların işaret ettiği dönemeçler belirtilebilir. Ama oraya girmeden, tamamlandığını söylemekle yetinebiliriz. Hatta, bu tamamlanmanın bir yeniden kuruluşu daha gündeme getirdiği de eklenebilir; böylesine, döne döne yeniden kuruluş yahut bitip tükenmeyen yeniden kuruluş dense yeridir.  

Aynı söyleşide, şu da vardı: “Ve devamla, ‘Obama Doktrini’ 11 Eylül 2014 tarihlidir ve sınırları pek belli olmayan Ortadoğu için, ilk planda bir perde ilan etmektedir. Bununla, bir Amerikan Ortadoğusu yaratma hedefi aşikardır. Bunu yaratmadan ve Ortadoğu'yu önemli ölçüde laisize etmeden, anlaşılabilir hedeflerine ulaşması imkânsızdır. İlk adımları uygundur.”

Bugünlerdeki Arap saçı görünümüne dönecek olursak, ittifak çatırdıyor mu, sorusunun akla gelmesi şaşırtıcı sayılmamalı. Bizim tarafta, böyle bir izlenim yaratılmaya çalışılıyor sanki. Ama ya bir iç bölünme var, her ne kadar o güç ve yeteneğe sahip görünmese de hükümet  çevresindekiler bir yanda, Erdoğan ve yakın adamları öbür yanda; ya da böyle bir görüntü yaratılmaya çalışılıyor, çok bilinen deyişle, bir tür iyi polis-kötü polis oyunu. Ama buradakine yumuşaklar ile şahinin farklı tepkileri demek daha uygun görünüyor; ikincinin yedi düvelin hakkından gelme maceralarını ardı arkası kesilmeden izleyeceğimiz anlaşılıyor. Aslında, en doğrusu, bu durumu birbirini dışarıda bırakan “ya/ya da” ile değil, bir arada ve birbiriyle çatışarak var olmayı dile getiren “hem/hem de” ile anlatmaktır. 

Buna karşılık, Amerikan tarafında da benzer bir izlenimi yaratmaya çalışanlar bulunduğuna ilişkin ipuçlarının varlığı ortada. Ama oradakiler daha alt düzeyde, ayrıca kimin/neyin sözcüsü oldukları henüz belirsiz. Örnek olsun, ABD’nin Obama dönemindeki bir dış politika danışmanı, dışişleri bakan yardımcılığı yapmış P. Gordon geçenlerde Financial Times için bir makale yazmış; BBC Türkçe kanalıyla birçok yayında, bu arada soL’da da yer aldı. Bir yerde şunları söylüyor:

“ABD, IŞİD güçleri doğu Suriye'den sürüldüğünde oluşacak boşluğu İran'ın doldurmasını önlemeye kararlı. Washington'ın Kürtleri desteklemeye devam edeceği neredeyse kesin ve bu şiddetli bir potansiyel Türk tepkisini kışkırtabilir. Türkiye'nin Hamas, Mısır'daki Müslüman Kardeşler, Libyalı milisler gibi İslamcı gruplara verdiği destek, Katar ile askeri ilişkisi ve NATO'yu tersleyip Rus hava sistemleri satın alması ki, bu ABD'yle memnuniyetsizliğini işaret etmek için atılan bir adımdı, bu bölünmeyi sadece daha da artıracak."

Amerikalıların bu gerçekleri bir süre görmezden geldiğini vurgulayan Gordon "Ama şimdi Türkiye'yi artık olduğu gibi, benzer düşünen, yakın ve güvenilir bir müttefik olarak değil de, kendi değerleri ve öncelikleri olan bir Ortadoğu ülkesi olarak görme zamanı geldi." diyor. Ayrıca, yazı “ABD ve Türkiye arasında ortaklığın sonu geldi” başlığını taşıyor.

Bu eski bakan yardımcısının sözlerini büsbütün kulak arkası etmemekle birlikte, buradaki abartının yüksek dozda olduğunu da dikkate almak gerektiği kanısındayım.
İşin özünü vurgulamak ya da bir kıssadan hisse çıkarmak bakımından, bilgi yüklü ve tutarlı bakış açısına sahip yazılarıyla dönüşünün soL okurları için kazanç olduğunu düşündüğüm Mustafa Türkeş’in son yazısının kapanış cümlelerini buraya aktarmalı:

“Emperyalistler arası rekabetten faydalanabilmek için öncelikle emperyalizme karşı sağlam bir duruşa sahip olmak gerekir. İslamcılarda tarihsel olarak böyle bir duruş mevcut olmadı, bundan sonra olacağını beklemenin de iler tutar bir tarafı yok.  

“Sıkışmışlık döngüsü AKP iktidarını fiilen üçlü bağımlılığa zorluyor. ABD, Rusya ve Almanya’ya bağımlılık, üstelik aynı anda. Bu zor durum iktidarı daha vahim, fevri bir hamleye sevk edebilir mi? Bu, maalesef olasılık dışında değil. İktidar bu sıkışmışlıktan çıkabilmek için her yolu deneyebilir. 

Emperyalizm böyle bir şeydir, diri iken pestilini çıkarıncaya kadar kullanır, halsiz düşünce bir kenara iter. Asıl mesele bu döngü girdabına hiç girmemeyi başarabilmektir. Kapitalist-emperyalist yapılar içinden üretilecek yeni bir politika, sorunu dönüştürmekten öteye geçemez; sıkışmışlığın yeniden üretimine yol açar. Bir seferinde ABD’ye, diğerinde Rusya’ya, ötekisinde Almanya’ya bağımlı kalmak ... Bu denklemde iyi bir seçenek yok, daha vahimi şimdi olduğu gibi üçüne birden bağımlı kalmak da mümkün. Karşılıklı bağımlılıktan üçlü bağımlılığa geçiş bir alternatif olamaz. Marifet, bu sistemin dışında alternatif üretebilmektir.”

Her ne kadar bu satırlar yeterince açıklayıcı olsa da kısa bir ek yapmadan bitirmeyelim: Gerçekliğe uygunluk anlamında “doğru” olduğu söylenebilecek bütün açıklama çabalarında ihmal edilmemesi gereken bir yan var. O da ülkemizdeki siyasal iktidar sahiplerinin ne tek tek ve topluca formasyonları, ne devraldıkları ve yaratabildikleri toplumsal-siyasal örgütlenmelerin yetenekleri, bir bölümü ister istemez bir bölümü anlaşılması güç bir gözü karalıkla, gözü kapalılık mı demeli yoksa, içine düştükleri bunalımlardan çıkabilmeleri için yeterli görünüyor. Sadece şu son birkaç günün olaylarından iki örnek verilebilir.

Erdoğan, araya sıkıştırılmış izlenimi veren ve neye yaradığı belli olmayan iki yurt dışı gezisinde iki inanılmaz “atak” yaptı. Bu sözcüğü tırnak içinde yazıyorum; öyle olmadığı besbelliydi, ama herhalde öyle sanılarak yapılmış olmalı. Birinde, Ukrayna’da , can ciğer göründüğü Rusya’yı kızdıracağı besbelli bir açıklamayla, Kırım’ı Rusya toprağı saymadıklarını söyledi. Bunu, Amerika’yı hoşnut edeceğini düşünerek söylemiş olamaz herhalde, Amerika ile ilişkilerde Kırım konusu şu anda hiçbir önem taşımıyor çünkü; Ukrayna ise memnun edilmesi gerekenler sıralamasında en sonda bile yer alamaz. Öbüründe, Sırbistan’da, büyükelçinin vize kararını kendi başına alabileceği olasılığının bulunduğunu varsayarak bizde olsa bir saat yerinde tutmazdık, dedi. Bunun üzerine, Doğan medyanın gözdesi, “hem nalına, hem mıhına” Ahmet Hakan bile, Erdoğan’ın çevresinde, bir büyükelçinin böyle bir karara kendi başına imza atamayacağını söyleyecek kimsesi yok mudur, diye hayıflanmak zorunda kaldı. Sanki bunu düşünebilmek için bir danışmanlar ordusunun uyarıları gerekirmiş gibi…

Sonuç olarak, bir iki gün sonra her iki ülkenin dış işleri bakanlığı sözcülerinden açıklamalar geldi: Amerikalılar, o kararın dış işleri ile Beyaz Saray’ın eşgüdüm içinde aldığı bir karar olduğunu; ayrıca, o büyükelçinin çok takdir ettikleri diplomatları arasında yer aldığını söylediler. Ruslar ise "Herhangi birinin Kırım'ı tanıdığı ya da tanımadığı yönündeki herhangi bir açıklaması, bu kişi her kim olursa olsun, Kırım'ın, Rusya'nın parçası olduğu gerçeğini değiştirmez" dediler.

Peki, bu açıklamalar üzerine, “Buyur burdan yak hemşerim!” diyen olmuş mudur acaba?