Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Hakkı Başgüney

Fransız eleştirel düşüncesi

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:48 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:48

Hakkı Başgüney'in “Fransız eleştirel düşüncesi” başlıklı yazısı 27 Ocak 2013 Pazar tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

2010 yılında Le Monde gazetesinin kitap ekinde çıkan Alain Beuve-Méry imzalı bir yazıda, Fransız filozofu Gilles Deleuze’ün Türkiye’de çok tutulduğu anlatılıyordu. Yazının başlığı da “Deleuze Türkiye’de peygamber gibi”ydi. Bu başlık, Deleuze’ün Türkiye’de bu kadar tutulmasına duyulan şaşkınlığın da bir ifadesiydi. Yazıda sadece Deleuze’ün değil, Bourdieu, Baudrillard, Derida, Foucault, Lacan, Lyotard ve Nancy’nin de artık çoğu İngilizce konuşan Türk entelektüelleri üzerinde büyük etkisi olduğu belirtiliyor, ayrıca Sloven filozof Slavoj Zizek’in Türkiye’de bir star gibi görüldüğü de vurgulanıyordu. Yazıda Türkiye’de varoluşçuluğun ve yapısalcılığın 20 yıllık bir gecikmeyle tanındığı ancak günümüzdeki düşünce akımlarının neredeyse eş zamanlı olarak bilindiği ve “French Theory” nin pek makbul olduğu söylenirken, son olarak ise Deleuze’ün eserlerinin ters yüz eden, yıkıcı tarzının belki de güncel Türkiye toplumu için uygun olduğu yorumu yapılıyordu.

Benim de üniversite yıllarında tanıştığım Fransız eleştirel düşüncesi olarak adlandırılan, 1960’lı yıllarla beraber şekillenen ve gelişiminde 68 öğrenci hareketlerinin ve dönemin Fransa’ya hakim isyankar havasının tatışılmaz bir şekilde etkisi olan bu teori, içinde pek çok farklılıkları barındırmakla beraber, Nietzsche, Marx ve Freud’un teorilerinin farklı sentezleri olarak değerlendirilebilir. Sosyolojiden tarihe, psikolojiden felsefeye ve tabii dilbilimi ve edebiyat çalışmalarına damga vurmuştur. Bu ortak tanımlamayı bir yana bırakırsak, tek tek bu düşünürlerden birçoğu değerli, çaplı ve derdi olan entelektüellerdir. Birçok önemli eser vermişler, ufuk açıcı konuları gündeme getirmişlerdir. Ancak bu düşünürlerden bağımsız olarak Fransız eleştirel düşüncesi, özellikle 90’lardan sonra pek çok ülkede postmodernizm adlı bir yeni akımın, modanın parçası, olarak lanse edilip olumsuz işlevler de kazanmıştır.

Ülkemizde Le Monde yazarının haklı vurgusuyla bu teoriler, özellikle 90’lı yıllarda ve günümüze de bir miktar azalarak, pek çok etkili oldular. Bence bunda ülkemizde Fransız kültür dünyasına duyulan köklü hayranlık, yenilgi sonrası Marksizmin krizine aranan çözüm çabaları, 90’larda ABD üniversitelerinde doktora yapan akademisyenlerin oralarda da çok popüler olan French Theory’yi ülkemize getirmeleri ve 90’larda düşünsel hayatımıza çöken postmodernizm akımın bir parçası olarak lanse edilmeleri etkili olmuştur. Postmodernizm olarak şekillenen akımın Fransa’da doğup, ABD’li olduğunu, Türkiye’de de pek tutulduğunu söyleyebiliriz. Postmodernizm eleştirisi, hem bu yazının sınırlarını aşar hem de pek çok kişi için tanıdık şeyleri söylemenin manası yok.

Ancak, postmodernizme indirgenemeyecek Fransız eleştirel düşüncesi, 60 ve 70’li yıllarda sol siyasetin bir parçası olarak şekillense de, hem geleneksel sol siyasete dönük reddiyesi hem de süreç içinde özellikle ABD akademisinde sosyal, politik bağlamından oldukça koparılması ile ülkemizde sol siyasetin genellikle tepkisini çekmiş, mesafe alınmıştır. Bu fikirlerden esinlenen sol çevreler, çok seven bireyler de olmuştur. Günümüzde ise sol hareketlerin bir dönem epey uğraştığı postmodernizm etiketinden bir ölçüde sıyrılan, farklılıkları ile etkisini sürdüren ve daha soğukkanlı ve sağlıklı bir şekilde ele alınan bu fikirlere dair benim düşüncem şöyle: Fransa’da bu fikirlerin sol siyasi hareketin önemli kısmı tarafından bizdeki gibi, ya çok sevilen ya da yerine dibine batırılan fikirler olmadığını bilelim. İkinci olarak ise, bence bütün bu düşünürleri aynı kefeye koymayalım, merak eden farklılıklarını öğrensin ve tabii ki faydalansın, ama moda haline gelmelerine, söylediklerinin içeriklerinden bağımsız figürlere dönüşmelerine de tepki duyalım. Son olarak da 1960’larda Foucault ile, 90’larda Bourdieu ile kurulan teori ve siyasi mücadele bağının geçmişten mutlaka dersler çıkararak, yeniden kurulmasından da rahatsız olmayalım.

Hakkı Başgüney 'ın Son Yazıları