Fatih Yaşlı
Macaristan’dan Türkiye’ye, Türkiye’den Macaristan’a uzanan yollar
Yayın Tarihi: 14.04.2026 , 21:02 Güncelleme Tarihi: 15.04.2026 , 07:06
Türkiye’de ortalama muhalif akıl “liberal”dir. Burada liberal derken kastettiğimiz şey ise doktriner ya da ideolojik bir tutum değil, siyaseti okuma biçimidir. Bu liberal muhalif akıl “sınıf körü” olduğu, yani ekonomi-politik bir perspektiften yoksun bulunduğu için, sosyal olaylara ve meselelere hem bütünlüklü bir şekilde bakamaz hem de bunları maddi nedenleriyle kavrayamaz ve dolayısıyla da anlayamaz, açıklayamaz.
Bunun Macaristan seçimleri vesilesiyle bir kez daha tecrübe ettik; liberal muhalif akıl Macaristan’a baktığında otoritarizm-demokrasi ikiliğinden başka bir şey görmediği için Orban’ın yenilgisini de “demokrasinin zaferi” olarak değerlendirip sevinçlere gark oldu, üstelik bunu olan bitenin Türkiye için de örnek teşkil ettiğini öne sürerek yaptı, Türkiye için –güya- dersler çıkarmaya koyuldu.
Peki Macaristan’da ne oldu? Sahiden de Macarlar demokrasi adına ve demokrasi sevdasıyla sandığa giderek otoriter bir yönetimi tarihin çöplüğüne mi yollamış oldular?
Görünüm itibariyle böyle oldu evet ama meselenin özü, hakikati sahiden böyle miydi?
Marx’ın “görünenle öz aynı olsaydı bilime gerek kalmazdı” sözünü hatırlayarak ve “ekonomik indirgemecilik” suçlamasını göze alarak söyleyelim: Macaristan seçimlerine de damgasını sınıf olgusu vurdu, esas belirleyici ekonominin içinde bulunduğu durum oldu.
Orban ve partisi Fidesz’in yükselişi dünyadaki diğer muadillerine benzer bir şekilde kapitalizmin 2008’deki büyük kriziyle birlikte başlamıştı. Sağ popülizm/radikal sağ, tüm dünyada bu krizin bir sonucu olarak gerçek bir güç haline geldi; devrimci bir sosyalist siyasetin küresel ölçekteki yokluğu, “küçük adam”ın diliyle konuşmayı iyi bilen ve ona düşman olarak “elitleri” işaret eden sağ popülizmi güçlendirdi ve çeşitli ülkelerde de iş başına getirdi.
Sağ popülizm/radikal sağ muhalefetteyken mevcut düzeni ve onun yarattığı eşitsizliği eleştirir, “düzen karşıtı” bir söylemi benimser, emekçi sınıflara birtakım vaatlerde bulunur; iktidara geldiğindeyse düzenin devamlılığı adına adımlar atar, kapitalist politikaları uygulamaya devam eder, öncelikli olarak sermaye sınıfının çıkarlarını gözetir.
Bunu yaparken emekçi sınıfların ağzına bir parmak bal çalmayı da ihmal etmez; ücretleri görece de olsa yükseltebilir, kamu bütçesinden sosyal harcamalara ayrılan payı az da olsa artırabilir, kamu hizmetlerini ücretsiz ya da daha ucuza sunabilir, bu hizmetlerin kalitesini artırabilir.
Bu da beraberinde kısmi ve geçici bir sınıfsal uzlaşmayı getirebilir; devlet bir süreliğine farklı sınıfların taleplerini –elbette ki dereceleri farklı olmak kaydıyla- aynı anda karşılayabilir, genişleyici bir hegemonya kurabilir.
Ancak kapitalizmin yapısı gereği bu uzlaşı sürdürülebilir değildir; ekonomi yeterince büyümediğinde, istihdam yeterince artırılamadığında, enflasyon yükseldiğinde, bütçe daha fazla açık vermeye başladığında, dış açık çoğaldığında denge bozulur ve bunun faturası da emekçi sınıflara kesilir.
İşte Orban iktidardaki on altı yılının önemlice bir bölümünde bu geçici sınıf uzlaşmasını devam ettirebilmiş, ancak son birkaç senedir işler tersine dönmeye başlamıştır. Şimdilerde Macaristan ekonomisi ciddi bir durgunluk içerisindedir ve yıllık büyüme sıfıra yakındır. Buna ek olarak bizdekiyle kıyaslanamayacak ölçüde düşük de olsa enflasyonist eğilimler giderek güçlenmektedir. Durgunluk içerisinde enflasyon ise ekonomi için en büyük belalardan biridir.
Ekonomik kriz elbette ki kitleleri kendiliğinden ve anında devrimci, sosyalist vs. yapmaz ama muhalifleştirir, okların iktidara yönelmesine sebep olur ve seçimler de bu hesabın sorulduğu mekanizmalar halini alır. Öte yandan sınıfsal öfke, o öfkeyi politize edecek bir politik aktörün, öncünün yokluğunda, kendisini dolayımlanarak ifade eder. Bu bazen tek adam karşıtlığı olarak kendisini gösterir, bazen demokrasi talebi yükselir, bazen yolsuzluklar eskisinden çok göze batmaya başlar, bazen de tüm bunların toplamı söz konusu olabilir.
İşte Macaristan’da olan da budur: Macar halkı, az önce sözünü ettiğimiz uzlaşı bozulduğu ve ekonomik krizin yükünü sırtladığını anladığı andan itibaren iktidara karşı bir öfke büyütmeye başlamış, cezayı da sandıkta kesip Orban’ı alaşağı etmiştir. Yani mesela burada da bir kez daha “ekmeğin küçülmesi” meselesidir, diğer bütün fenomenler ekmeğin küçülmesinin yansımalarıdır.
Buradaki trajedi ise Orban’ın yerine seçilen Magyar’ın “kurallı ekonomiye dönüş” adı altında ekmeği daha da küçültecek olmasıdır; sağın alternatifinin yine sağ olduğu bir siyasi denklemde bu kaçınılmazdır. Sadece bu da değil, Magyar ülkesinin egemenliğini pervasızca AB elitlerine devredecek, Macaristan AB’nin militarist eğilimlerinin derinleşme sürecinin itirazsız bir parçası olacak ve dünyanın yeni bir paylaşım savaşına doğru gidişine taş döşeyen ülkelerden biri haline gelecektir.
Peki buradan Türkiye adına çıkarılacak ders nedir?
Kuşkusuz Orban yönetimi ile Erdoğan yönetimi arasında çok ciddi benzerlikler vardır. Her ikisi de kendi rejimini inşa etmeye girişmiş ve hayli mesafe de almıştır, her ikisi de muhafazakârlığın ve milliyetçiliğin diliyle konuşur, her ikisi de siyaseti dost-düşman ikiliği üzerine kurgular, her ikisi de kendi sermayesini, medyasını ve yargısını yaratmıştır. Dolayısıyla Orban’ın yenilgisi Türkiye’ye teşmil edilebilir ve Türkiye’deki bir iktidar değişikliğinin öncüsü ya da örneği olarak görülebilir, bu da gayet doğaldır.
Ancak ortalama muhalif aklın, olanca liberalizmiyle sadece buraya odaklanıp meseleyi otoritarizm-demokrasi karşıtlığı üzerinden kurgulaması ve seçim sonuçlarını “demokrasinin zaferi” olarak görüp kutsaması bir noktadan sonra işe yaramayacaktır. Çünkü az önce anlattığımız üzere bu bakış açısı Orban’ı götüren esas nedeni, yani ekonomiyi denkleme dâhil etmekten ısrarla kaçınmakta, sınıf körü analizlerine devam etmektedir. Bu da Türkiye’deki iktidar değişiminin esas kaldıracı olacak şeyi, yani içerisinden geçilen ekonomik krizi merkeze alacak bir siyasi stratejinin gündeme gelmesini engellemektedir.
Burada kastedilen parti elbette ki CHP’dir. CHP, bir erken seçimi tetikleyebileceğini düşünerek “ara seçim” tartışmasını Türkiye’nin gündemine sokmuştur ve kendi durduğu yerden iyi de bir iş yapmıştır. İktidarın “seçimsizleştirme” siyasetinin karşısına mutlaka seçimi çağıran, erken seçimin bir zorunluluk olduğunu söyleyen, etkili bir stratejiyle çıkılması gerekmektedir.
Ancak Türkiye erken seçime “demokratikleşme” söylemiyle götürülemez; çünkü halkın böyle bir gündemi yoktur ve iktidarın zorlanabileceği yer de burası değildir. Demokratikleşme talepleri ya da tek adam karşıtlığı bütünüyle anlamsız değildir elbette ama bunlar ancak merkezinde ekonominin bulunduğu ve alternatif ekonomi politikalarının gündem haline getirildiği bir stratejiye eklemlendiklerinde işe yarayabilirler.
İktidar bugün sadece ve sadece enflasyon oranı üzerinden, başta gençlerinki işsizlik üzerinden, hayat pahalılığı üzerinden, gelir dağılımı adaletsizliği üzerinden, vergi sistemi adaletsizliği üzerinden, geleceksizlik üzerinden, yolsuzluk üzerinden sıkıştırılabilir, seçimsizleştirme siyasetinin karşısına ancak böyle bir siyasetle çıkılabilir.
Bugün iktidar İran savaşı etrafındaki gelişmelerin de beslediği güvenlik kaygısına oynamakta, “dünya yanarken ne seçimi” demektedir. O esnada da Türkiye’yi uluslararası sermaye açısından düşük ücretlerle, grevsiz-sendikasız çalışma yaşamıyla, maden arama imtiyazlarıyla, sıcak paraya verilen yüksek faizlerle, enerji nakil hatları projeleriyle bir üs haline getirmeye çalışmaktadır. Adana’daki çokuluslu NATO kolordusu projesiyle İstanbul’daki Uluslararası Görev Gücü Deniz Unsuru komutanlığı ise emperyalizme açıktan verilen hediyelerdir. Bunların hepsi, iktidarın ikbal ve beka arayışları ile doğrudan ilgilidir ve toplumun bir bölümünde de ciddi karşılığı vardır.
Dolayısıyla iktidarın iç ve dış politikayı bütünüyle endekslediği ve seçimsizleştirme üzerine kurulu ikbal/beka arayışını kısa devreye uğratmak öyle ya da böyle sınıfsal bir pozisyon almakla, emekçi kitlelerin taleplerinin siyasi arenada yükseltilmesiyle ve hepsinden önemlisi bu kitlelerin bizzat siyasi denklemin bir parçası haline getirilmesiyle mümkün olabilecektir. Bunlar yapılmadan gidilecek seçimlerde Macaristan’da yaşananların birebir burada da tekrarlanacağını düşünmek ise ziyadesiyle hayalcilik ve iyimserlik anlamına gelmektedir.