Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı

İkinci haftasındaki İran Savaşı: Bir bilanço 

"İronik bir şekilde söyleyebiliriz ki ABD-İsrail ikilisinin emperyalist saldırganlığı kapitalizmin ve emperyalizmin işleyiş mekanizmalarına, kapitalizmin entegrasyonunun derinliğine ve zincirin bir halkasındaki kopuşun bütün bir sistemi krize sürükleyebilme ihtimaline takılmış durumda."

Yayın Tarihi: 10.03.2026 , 23:47 Güncelleme Tarihi: 11.03.2026 , 11:57

ABD ve İsrail’in neredeyse bütün bir Batı’yı da arkasına alarak başlattığı İran savaşında ikinci hafta geride kalmak üzere ve dolayısıyla artık bir bilanço çıkarabilecek durumdayız.

İlk başa yazılması gereken ve kesin olan şey şu: Bu iki haftanın sonunda ABD ve İsrail’in askeri ya da politik hiçbir hedefine ulaşamadığı açık. Eğer mesele İran’ın balistik füze gücünü ortadan kaldırmaksa henüz buna dair kayda değer bir ilerleme yok, eğer mesele İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engellemekse buradaki durum muğlak ve eğer mesele rejimi devirmekse şu an için rejimin devrilmesi imkânsız görünüyor.

Savaşın ilk günü Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları komuta kademesini öldürerek ABD-İsrail ikilisi iki şeye yatırım yapmıştı: Birincisi, ortaya çıkacak karmaşada rejimin içerisinden birilerinin tıpkı Venezuela’da olduğu gibi ABD’yle işbirliğini kabul etmesi. İkincisi ise bu karmaşanın bir halk ayaklanmasını beraberinde getirmesi ve kitlelerin rejimi devirmesi.

Her iki beklenti de çok net bir şekilde boşa düşmüş durumda ve şu günlerde Batı’da Trump’a yönelik en büyük eleştiri de bu savaşın nihai hedefinin ne olduğu konusundaki belirsizlik hali. Günler geçtikçe söz konusu belirsizlik artıyor ve bu da en çok Trump’ın ve ABD’li yöneticilerin söylemlerine yansıyor. Şu an için ellerinde İran’ı daha çok yakıp yıkmak, halka daha çok zarar vermek, daha çok katliam yapmak dışında başka seçenekleri yok, buna da devam ediyorlar zaten. 

Buna mukabil İran iyi gidiyor. Rejim içeriden çözülmeye karşı dirençli çıktığı gibi Amerikancı bir ayaklanma da söz konusu olmadı ve hatta tam tersine sokaklar şu an çoğunluğunu İran İslam Devrimi'ne sadık ama aynı zamanda anti-emperyalist karakterli kitlelerin kontrolünde. Bu da hem ABD-İsrail saldırısına karşı ülkeyi daha dirençli kılıyor hem de saldırının uluslararası meşruiyetini azaltıyor. 

Kürt milliyetçisi örgütlerin eğitilip donatılıp sahaya sürülmesi ve havadan desteklenmeleri şeklindeki plan da şu an askıya alınmış gibi görünüyor; hem ABD-İsrail şu an için bunun bir karşılığı olmadığının farkında hem de söz konusu örgütler verili güç denkleminde böylesi bir riski üstlenmek istemiyorlar. 

Askeri olarak bakıldığında ise belki İran’ın hava üstünlüğünü ele geçirebilecek ve ülkeyi ABD-İsrail uçaklarından koruyabilecek bir gücü, uçakları ya da hava savunma sistemi yok ama çok güçlü bir füze kapasitesine sahip oldukları anlaşılabiliyor. Üstelik 12 gün savaşından bu sefer önemli dersler çıkarıldığı ve Rusya’nın verdiği söylenen teknoloji ve istihbarat desteğiyle nokta atışların yapılabildiği, ABD ve İsrail açısından stratejik önemdeki üslerin, tesislerin, radar ve uydu istasyonlarının isabetli bir şekilde vurulduğu görülebiliyor.

Ancak esas mesele, İran’ın izlediği stratejinin ve seçtiği hedeflerin askeri olmanın ötesine uzanan ekonomi-politik karakteri. İran savaşın ilk günlerinden itibaren gayet bilinçli bir şekilde ABD üslerinin yer aldığı Körfez ülkelerini vuruyor ve bunu sadece askeri bir niyetle yapmıyor. Bu ülkelere gönderilen her füze ve vurulan her hedef, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapatılmasıyla birlikte küresel kapitalist sistemin işleyişini sekteye uğratıyor.

ABD emperyalizminin enerji hâkimiyeti adına başlattığı bu savaşa İran’ın verdiği enerji merkezli yanıt, enerji üretimi, enerji arzı ve enerji fiyatları üzerinden küresel kapitalizmi ciddi ölçüde sarsmış durumda. Çünkü fiyatları fırlayıp giden petrol ve doğalgaz sadece ısınmak için ya da taşıtlar için kullanılmıyor. Petrokimya endüstrisinden tutun çeşitli madenlerin üretimine, kükürtten tutun gübreye uzanan bir genişlikten söz ediyoruz ve tüm bunlar bir araya geldiğinde, savaşın uzaması halinde küresel tedarik zincirlerinin kopması ve entegre haldeki dünya sisteminin ağır bir krize yuvarlanma ihtimali giderek artıyor. 

Zaten tam da bu nedenle üç gün önce petrol fiyatları varil başına yüz doları geçtiğinde Trump bu artışın geçici olduğuna dair acil bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve eğer şimdilerde savaşın yakın zamanda bitebileceğine dair işaretler çoğaldıysa, bunun gerisinde emperyalist saldırganlığın bizzat kendisinin emperyalizmin nesnel çıkarlarına aykırı düşmesi var.

İronik bir şekilde söyleyebiliriz ki ABD-İsrail ikilisinin emperyalist saldırganlığı kapitalizmin ve emperyalizmin işleyiş mekanizmalarına, kapitalizmin entegrasyonunun derinliğine ve zincirin bir halkasındaki kopuşun bütün bir sistemi krize sürükleyebilme ihtimaline takılmış durumda.

Öte yandan emperyalist saldırganlık ABD içerisinde de birtakım engellerle karşı karşıya. Trump MAGA tabanına savaşları bitirme ve ülke dışındaki Amerikan askerlerini ülkeye döndürme sözünü vermiş, izolasyonist bir politika izleyeceğini söylemişti; ancak sözünü tutmadı ve şimdi buna Cumhuriyetçilerin içinden ciddi bir tepki yükseliyor.

Ama esas mesele burada da ekonomiyle ilgili; ABD şu an net petrol ve doğalgaz ihracatçısı durumunda, dolayısıyla bir enerji darboğazıyla karşı karşıya değil. Ancak petrol fiyatları uluslararası piyasalarda belirleniyor ve petrol fiyatlarındaki her artış doğrudan Amerikan vatandaşlarına yansıyor, bu da Trump’ın seçim vaatlerinden biri olan sanayide ve halkın kullanımında olan petrolün ucuzlatılacağı iddiasını boşa düşürüyor.

Hem uluslararası sistemi hem de Amerikan ekonomisini bekleyen esas tehlike ise enflasyon. 2008 krizinde ve pandemide ABD ve bütün bir kapitalist sistem çözümü piyasaya para sürmekte görmüş, merkez bankaları piyasaya milyarlarca dolar ve avro saçmıştı ve bu da enflasyonu patlatmıştı. Son birkaç senedir ise bu durum tersine dönmeye başlamış ve düşen enflasyonla birlikte merkez bankaları da faiz indirimine gitmiş, bu da Batı ekonomilerinde makro iktisadi dengeleri iyileştirmişti.

Ancak şimdi enerji fiyatlarındaki artışla birlikte enflasyon yeniden bu ekonomileri tehdit ediyor ve merkez bankalarının faiz indirimlerini yavaşlatması bekleniyor, savaş ekonomik canlılığın önündeki en büyük engel olarak görülüyor. Zaten Trump’ın  aylardır FED’e yapmış olduğu faiz indirimi çağrıları hatırlandığında enflasyonist basınçtan en çok etkilenecek ülkelerden birinin ABD olduğu görülebiliyor. 

Buradan yola çıkarak savaşın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerinden de söz etmemiz gerekiyor. Enerji alanında bütünüyle bağımlı bir karaktere sahip olan ve ithalatındaki en büyük kalemi enerjinin teşkil ettiği Türkiye’nin savaş bir süre daha bu şekilde devam ederse artan petrol ve doğalgaz fiyatlarından ne yönde etkileneceği açık.

Daha ilk haftadan benzin fiyatlarına gelen zammı sübvanse etmek için eşel mobil sistemine geçildi, yani zam ÖTV’den karşılandı; bu ise devletin vergi gelirlerinin azalışı ve bütçe açığının artışı anlamına geliyor, bu açığın eninde sonunda halkın sırtına yükleneceğini ise hepimiz biliyoruz.

Öte yandan zamlar bir süre sonra böyle karşılanamayacak ve doğrudan ekonomiye yansıyacak, enerji zamlarının iğneden ipliğe her şey zam anlamına geldiğini ise tecrübelerimizle biliyoruz, dolayısıyla önümüzdeki aylarda her şey daha da pahalanacak ve enflasyon da artmaya devam edecek.

Bu ise Türkiye siyasetinde belirleyici bir süreç olacak; makro iktisadi dengeler daha da bozulacak, iktidarın zaten işlemeyen enflasyonla mücadele programı iyiden iyiye işlemez hale gelecek, halktan daha çok kemer sıkması istenecek ve yoksulluk daha da artacak, daha da derinleşecek. Seçimin zamanını da hangi koşullarda yapılacağını da bu süreç belirleyecek. 

Velhasıl, emperyalistlerin başlattığı bu savaş, ölümün ve yıkımın yanı sıra bizde ve dünyada insanlığa daha fazla yoksulluk, daha fazla sefalet getirecek. Üstelik bu savaş bir son olmayacak, kendisinden daha büyük savaşların bir provası, ön gösterimi olarak tarihe geçecek. 

Tam da bu yüzden insanlığın barışa ihtiyacı var; ancak soyut, romantik bir barış değil sözünü ettiğimiz. Nasıl ki savaşın maddi bir temeli varsa, nasıl ki savaşlar emperyalizmin ihtiyaçlarından kaynaklanıyorsa barışın da bir maddi temeli var. Piyasanın saltanatına, emperyalizmin hükümranlığına, paranın her şeyi belirlediği bir düzene maddi olarak karşı çıkmadıkça, mevcut düzenin yerine eşitlikçi bir düzen koymayı hedeflemedikçe, bunun için örgütlenip mücadele etmedikçe gerçek bir barış söz konusu olmayacak ve insanlık kendi yıkımına doğru hızlı bir şekilde koşmaya devam edecek.     

Fatih Yaşlı 'ın Son Yazıları