Fatih Yaşlı
Epstein'ın adası
Yayın Tarihi: 03.02.2026 , 23:47 Güncelleme Tarihi: 04.02.2026 , 00:01
2025’in en iddialı filmlerinden biri olan ve bizde de gösterilen “Savaş Üstüne Savaş”ta Sean Penn’in oynadığı Albay Steven J. Lockjaw karakteri, illegal bir devrimci örgütü yok etmeyi hayatının hedefi haline getirmiş, ırkçı, faşist, moda tabirle “beyaz üstünlükçü” bir askerdir.
Lockjaw’in bir diğer hedefi ise zengin, beyaz, erkek ve ırkçı elitlerden müteşekkil Noel Maceracıları Kulübü adlı gizli bir yapıya üye olmaktır; böylece sıradan bir asker olmanın ötesine geçip gerçek güce ve gerçek iktidara kavuşabilecektir.
İllüminati’den Tapınak Şövalyeleri’ne, Masonlardan Society of Skull and Bones’a, ezoterik ve gizli örgütler ve onların düzenlediği gizli ritüeller, ayinler, geçmişten bugüne hem komplo teorilerinin hem de ciddi çalışmaların konusu olmuş, “Savaş Üstüne Savaş”ta olduğu gibi sinemada ve edebiyatta da kendisine bolca yer bulmuştur.
Epstein belgelerinin lağım misali ortalığa saçılmasının ardından örneğin Kubrick’in 1999 yapımı “Eyes Wide Shut” (Gözleri Tamamen Kapalı) adlı filminin akla gelmesi ve hararetli tartışmalara yol açması bu nedenle şaşırtıcı değildir.
Daha az bilinmekle birlikte, yakın zamanda Türkiye’de de yayınlanan Javier Cercas’ın “Mavi Sakal’ın Şatosu” adlı politik polisiyesi de benzer bir konuyu, zenginlerin sefahat âlemleri için genç kadınları kaçıran bir çeteyi ve bu çeteyle mücadele etmeye mecbur kalan eski bir polisi anlatır örneğin.
Zenginler, elitler, büyük patronlar sahiden de gizli, ezoterik, masonik örgütlere üye olurlar ya da böyle örgütler kurarlar; gücün, zenginliğin, muktedir olmanın başka türlü bir ifade ediliş ve yaşanış biçimidir bu. Böylece sıradan bir iş insanı, ortalama bir patron olmanın ötesine geçtiklerini, kendileriyle aynı servete ve zenginliğe sahip olan diğerlerinin ulaşamadığı bir şeye, sadece parayla satın alınamayan bir imtiyaza kavuştuklarını düşünürler, bunun hazzını, “artı keyif”ini yaşarlar.
Zenginlik sonsuza doğru giderken, haz ve keyif her zaman aynı hızla hareket etmez; bu tür örgütler ise yasağı ulaşılabilir, tabuyu yıkılabilir kılarak hazzın ve keyfin hızını sahip olunan zenginlikle orantılı bir şekilde artırırlar. Bu artı keyfin artışı, dünyayı yönetmeyi, askeri darbeleri desteklemeyi, siyasi cinayetler işletmeyi, kitle katliamları yaptırmayı, iç savaşlar çıkarmayı içerdiği kadar en sapkın fantezileri gerçek kılmayı, pedofili ya da yamyamlık gibi en tabu sayılan şeylere ulaşmayı ve dolayısıyla akla hayale gelmeyecek kötülükleri de içerebilir.
“Yapıyorum, çünkü yapabiliyorum”, tüm bu olan bitenlerin mottosudur; paranın maddi olmayan şeyleri de, hazzı, sapkınlığı, kötülüğü de satın alınabilir, sahip olunabilir hale getirmesi, insani olan her şeyi çiğnenip yıkılabilir duruma düşürmesidir söz konusu olan. Aşılan her yasak, gerçek kılınan her fantezi, sapkınlık ve kötülükte geride bırakılan her limit ise beraberinde yeni arayışları, aşılmak istenen yeni limitleri getirir; paradoksal bir şekilde, keyif arttıkça tatminsizlik de artar ve arayış daha da büyür.
“Epstein’ın adası” budur, sermaye ilişkilerinin fantezi evrenini de belirlemesi, parayı maddi olmayan şeylere de ulaşılabilir hale getirmesi, sermayenin dolaşım hızına aynı hızda eşlik eden haz ve keyfin her türlü normu ortadan kaldırması ve böylece artı keyfin aşkın bir niteliğe kavuşarak her muktedirin ulaşamadığı bir iktidar alanı yaratmasıdır.
Ancak unutulmaması gereken şey, Epstein’in adasının içinde yer aldığı deniz, yani kapitalizmdir. O ada boşlukta ortaya çıkmamıştır, tarih ya da sınıflar üstü bir mekân değildir. İçinde yaşadığımız dünyanın maddi gerçekliği, maddi ilişkileri tarafından belirlenmiş, kendisini o ilişkilerin içerisinde var etmiştir ve o maddi gerçekliğin adı da kapitalist üretim tarzı ve kapitalist üretim ilişkileridir.
Bizzat Epstein’ın kendisi finansal spekülasyonlara zengin olmuş ultra zengin bir yatırımcıydı, “yapıyorum, çünkü yapabiliyorum” diyen etrafındakiler de ona benzer bir şekilde dolar milyoneri iş adamlarıydı ve yanlarına da kapitalizmin meşruiyetini yeniden üretmeye hizmet eden profesyonelleri almışlardı.
Epstein’ın adasında dönen şey sadece seks, uyuşturucu, pedofili, tecavüz, yamyamlık değildir; tüm bunlar aynı zamanda Suriye’de yönetimin değiştirilmesi planlarıyla, Kaddafi sonrası Libya’nın zenginliklerine çökme arayışlarıyla, Küba’ya komplo girişimleriyle, iç içe geçmiştir; yani bir sapkınlıktan ve kötülükten bahsedilecekse bu açık bir şekilde politik bir karakter taşımakta ve mutlak anlamda bir bütünlük arz etmektedir.
Tam da bu nedenle Epstein’ın adasına baktığımızda gördüğümüz her şeyi, bizi insan olmaktan utandıran, midemizi bulandıran her şeyi, bir bağlama yerleştirmeli, “kötülüğün sınıfsallığı” bağlamında incelemeliyiz. Tek tek kişiler ya da yaptıkları, elbette ki önemsiz değildir ama esas mesele tüm bunların sistemik, yapısal nedenleri ortaya koymak, doğru bir şekilde anlatabilmektir.
Din nasıl ki Marx’a göre “kitlelerin afyonu”, yani insanlığın yaşadığı cehenneme karşı çaresizlikle tutunduğu bir ipse, komplo teorileri de öyle bir karakter taşır. Kitleler içinde bulundukları sefaletin nedenlerini sezerler ama bir bağlama, bir bütünlüğe yerleştiremezler, arkadaki yapısal mekanizmaları göremezler. Bu nedenle de gizli örgütlerden, dünyayı yöneten ailelerden, Yahudilerden bahsederler.
O ünlü “antisemitizm ahmakların sosyalizmidir” sözünü biraz değiştirerek söyleyecek olursak “komplo teorileri bilinçsiz kitlelerin sosyalizmidir.” Ancak bunun kitleler açısından iyi bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir; aksine Epstein belgelerinin ortaya koyduğu üzere elitler kendileriyle ilgili olarak üretilen komplo teorilerinden de o teoriler üzerinde yükselen radikal sağdan da rahatsız değildir. Çünkü komplo teorileri içinde bulunduğumuz sefalete yönelik sezgisel isyanın manipüle edilmesi ideolojisi olan faşizmin esas anlatısını oluştururlar. “Her şeyi yöneten Yahudi”, yani komploculuk, kapitalizmin en manipülatif anlatısıdır, çünkü esas meselenin, emek-sermaye çelişkisinin ve sömürü mekanizmalarının üzerine örtülmüş mistik bir örtüdür.
Radikal sağın ve sağ popülizmin en büyük başarısı gerçek çelişki olan emek-sermaye çelişkisinin yerine halk-elitler çelişkisini koyup kendisini de “vox populi”, yani “halkın/milletin sesi” olarak sunabilmesidir. Bu hikâyenin günümüzdeki kahramanı Trump da bunu yapmış, kendisini elitlere, yani finans kapitale, Demokrat’lara, liberallere karşı Amerikan halkının sesi olarak sunmuş, sözde Amerikan müesses nizamına itiraz etmiştir.
Oysa Epstein adası Demokratlardan Obama ve Clinton’a da Cumhuriyetçilerden Bush ve Trump’a da açıktır. Orada Amerikan sağının ideolog ve teorisyenleri de ABD’de solcu olmak anlamına gelen Amerikan liberalleri de kendilerine yer bulmuştur. Onları mensubu oldukları ideolojinin, sermaye fraksiyonunun, partinin ötesinde birleştiren şey para, yani kapitalizmdir, müesses nizam denilen şey de zaten kapitalizmin ta kendisidir.
Epstein hadisesi, “elitlere itiraz” söylemiyle kitlelerin manipüle edilmesine şimdiye kadar vurulan en büyük darbe olmuştur. “Elit karşıtlığı” bizzat bir elit manipülasyonu, komplo teorilerine yönelik inanç bizzat bir elit komplosudur. Sosyalist solun yıllardır anlattığı “sınıfların görünmez kılınması, kitlelerin zihninin iğdiş edilmesi, liberalizm ile radikal sağın kardeşliği”, hepsi ifşa olmuş durumdadır.
Ancak bu tek başına yeterli değildir; kapitalizmin çürüyen aşaması, sosyalizmin yokluğuna denk gelmiştir; kapitalist sınıfın bu derece arsızlaşabilmesinin gerisinde korkacakları bir düşmanlarının, yani işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin olmaması vardır. Bu yokluk aynı zamanda radikal sağın istediği gibi at oynatmasına, sözde elit düşmanlığıyla ve komplo teorileriyle kitleleri kolaylıkla yönlendirebilmesine yol açmaktadır.
İçinde bulunduğumuz insanlık durumunun somutlaştığı yer Epstein adası ise o adanın içinde bulunduğu deniz de kapitalizmdir; insanlık ya o denizin dalgalarına karşı durmayı öğrenecek ya da boğulacaktır. O dalgalara karşı durmanın adı ise sosyalizmdir.