Cangül Örnek
Laiklik nedir, ne değildir?
Yayın Tarihi: 20.02.2026 , 00:05 Güncelleme Tarihi: 20.02.2026 , 00:06
Bir yanlışa işaret ederek başlayalım: Laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması demek değildir. Laiklik, kamusal hayata dair tüm düzenlemelerin dinsel kaidelerden arındırılmasıdır.
Bunun da ötesinde laiklik, bizim deneyimimizde halk ve yurttaş olmanın kurucu ögesidir.
Bir süre önce Cumhuriyet gazetesinden sevgili Çağdaş Bayraktar, laiklik ilkesiyle ilgili benden görüş almak istediğinde ona “Cumhuriyet’in en devrimci ilkesi laikliktir” demiştim. Neden böyle olduğunu, laikliği savunanların “azgın güruh” olarak hakarete uğradığı bugünlerde bir kez daha ve daha etraflıca açıklamak istiyorum.
Osmanlı sultanları, halife unvanını aldığı söylenen Yavuz Sultan Selim de dahil olmak üzere, bu unvanı hemen kullanmamışlardı. Sultanlar bu unvanı 18. yüzyıldan itibaren kullanmaya başladılar. Unvanın siyasi-ideolojik bir araç olarak belirleyici hale gelmesi ise pan-İslamizmin resmi devlet politikası olarak benimsendiği II. Abdülhamit döneminde başladı. Dini unvanlar, semboller, törenler, söylemler iktidar ilişkileri içinde anlam taşır. Osmanlı iktidarı için de bu böyleydi. Buradan bu ilişkinin tek yönlü bir ilişki olduğu sonucu çıkarılmasın; sonuç olarak siyaset dini, din siyaseti dönüştürüyordu. Üstelik II. Abdülhamit’in kullandığı şekliyle “Halife-i müslimin, zıllullah-ı fi'l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) unvanı, mutlak monarşinin de bir alametiydi. Padişah bu unvanı kullanarak hem siyasi hem de ruhani olarak iktidar tekeli ilan etmekteydi. Bu iktidar tekeli nedeniyle kendisini zayıf da olsa bağlayan bir anayasa, tartışan bir meclis istememiş; her ikisini de ortadan kaldırarak uzun yıllar hüküm sürebilmişti.
Bu tarih notuna neden ihtiyaç duyduğumu açıklayayım: Kamu işlerinde dinsel söylemler, semboller, din kaynaklı politikalar siyasetin bir uzantısıdır ve siyasal işlevler üstlenir. Yönetirken kullanılan bu araçlar iktidar mekanizmasını da onun toplumla ilişkilerini de dönüştürürler.
Burada ne tür bir siyasetten bahsediyoruz?
Bu siyasetin bugün için en temel niteliği “yurttaşlık” kategorisini imkansızlaştırmasıdır. Kamu işlerinin dinsel ve mezhepsel bir yaklaşımla düzenlenmesinin yurttaşlığı anlamsızlaştıran iki etkisi olacaktır:
Birincisi; insanların belli bir dinin ya da mezhebin çizdiği çerçevede kamusal bir hayat yaşayabilmeleri, siyasal ve toplumsal düzlemde önce dinsel ve mezhepsel kimlikleriyle var olabilmeleri, toplumun sıradan üyelerinin dinsel ve mezhepsel hiyerarşilere tabi olmaları anlamına gelir. Çünkü dinsel düzen, hem dinin kendi içinde hem de dinler arasında hiyerarşi kuran bir düzendir. Öte yandan bu tür bir düzen, toplumun farklı üyelerinin kendilerini dinsel ve mezhepsel kategorilerle tanımlamayı reddetme hakkını tanımaz.
Bir zamanlar İslamcı ve liberal kalemlerin bir tür “çoğulcu fantezi” olarak dile getirip tartıştıkları “çoklu hukuk”, din belirlenimli kamu düzeninin doğal çıktısıdır. Çünkü bu kamusal düzende herkes öncelikle dini ve mezhebi kimliğine göre bir yer edinir. Çapraz ilişkiler dinsel ve mezhepsel olarak düzenlenmiş, kişilerin iradelerinin dışına çıkarılmıştır. Özellikle farklı inançların ve inançsızlığın, farklı mezheplerin bulunduğu bir toplumda, her grubun farklı hukuk kaidelerine tabi olması toplumsal bir bütünlük, ortak bir kamusal varlık oluşturmanın önünde engeldir.
Dolayısıyla bugün anladığımız anlamda halk olmak imkansızlaşır.
Halk ve yurttaş olmak yoksa halk egemenliği de yoktur. AKP iktidarı hem siyasal İslamcı olduğu için hem de bugün artık “halk egemenliği” fikrini yok etmeye çalıştığı için topluma dinsel uygulamaları daha sert bir biçimde dayatıyor.
Laikliğin halk egemenliği ve yurttaşlık için neden önemli olduğu üzerinde biraz daha duralım.
Uzun ve meşakkatli modernleşme tarihimizde halk egemenliği fikrinin ete kemiğe bürünmesini sağlayan üç dönüm noktasından bahsedebiliriz: 1876, 1908, 1923.
II. Abdülhamit’in kendisini iktidara getiren bir sürecin ürünü olan 1876 Meşrutiyeti'ne duyduğu düşmanlığın arkasında, geleneksel tebaa ve had anlayışını sürdürmek arzusu da vardı. Her ne kadar dönemin siyaset dilinde “halk egemenliği” kavramı henüz yer etmemiş olsa da bu kavramın işaret ettiği şey, yani iktidarın halkın söz sahibi olduğu organlarla sınırlandırılması fikri, onun yönetim anlayışının kabul edemeyeceği bir şeydi. Meclis, tüm yetkisizliğine rağmen o günkü koşullarda kamusal tartışmanın zemini olarak işlev görüyordu. II. Abdülhamit’in zorba düzenine karşı çıkan, çoğunluğu alt-orta sınıftan gelen imtiyazsız Osmanlı aydınlarının “Anayasa, Meclis ve hürriyet” için zindanı ve sürgünü göze alması bunu kavramış olmalarından kaynaklanıyordu.
1923 bize bu başlıklarda büyük bir tarihsel sıçrama yaşattı. Hakimiyetin hiçbir uhrevi güce, bu güçle donatıldığını ileri sürerek kendisine kutsallık ve üstünlük devşiren hiçbir monarka ya da zümreye değil, halka ait olduğu fikri ancak laiklikle maddi güç kazanabilirdi.
Halkın, dinsel ve mezhepsel bölünmelerin üstüne çıkarak iktidar isteyebilmesinin koşulu laiklikti.
Laiklik; toplumun fertlerinin kendilerine atfedilen tüm dinsel ve mezhepsel kimlik ve rollerden bağımsız bir şekilde var olabilmelerini, özgürlük ve eşitlik talep edebilmelerini sağladığı için “ilkelerin ilkesi”ydi.
Hoşgörü ve laiklik
Bir kez daha Osmanlı deneyimi ile karşılaştıralım.
Türkiye’nin tarihsel gerçekleri ışığında baktığımızda şurası açıktır ki bu ülkede her tür dinsel ve mezhepsel kompartmanlaşma Sünni İslamın tahakkümü anlamına gelir. Osmanlı düzeni de “adaleti tesis eden millet sistemi” hurafesine kapılmadan baktığınızda, bu tahakkümü sürekli olarak yeniden üretmiştir. Vergi ve askerlik gibi devlet ile toplum arasındaki ilişkilerin gruplara göre farklı kurulmasını gerektiren başlıklarda, dinsel kimliği olan devlet sert yüzünü göstermiş ve ayrımcılık sistemin temel ilkesi olmuştu. Gayrimüslimler var oldukları için kafa vergisi ödemiş, Müslüman çocukları ise cephelerde asker olarak ölüme gönderilmişti.
Bugün, bir Orta Doğu ülkesinde, dinsel ve mezhepsel düşmanlıkların çatışmaya dönüşme riskini azaltan unsur; yönetim saf baskıya dayanmayacaksa devletin her inanç grubuna karşı tarafsız olması, halk egemenliğinin kimlikler fark etmeksizin tanınmasıdır. Liberallerin anlattığının aksine farklılıklara karşı “hoşgörü” ortamının oluşabilmesi için devletin bu ortamın asgari koşullarını her kesimi dikkate alarak sağlaması büyük önem taşır. Bu nedenle de laiklik bir arada yaşayabilmemizin koşuludur.
Laiklik sınıfsal eşitsizlikleri yok etmez, sınıf çatışmasını engellemez. Ancak işçi sınıfının halk egemenliği ve yurttaşlık gibi kazanımlar sayesinde üzerinde mücadele verebileceği bir zemin yaratır.
Dikkat edilecek olursa bu yazıda; kadın hakları gibi laiklikle doğrudan ilişkili bir konuya, siyasi ve ekonomik gücü ellerinde bulunduran tarikatların sağlık ve eğitim gibi temel politikalar üzerindeki yıkıcı etkisine, yoksulların ve emekçilerin neden laikliğe ihtiyaç duyduğu gibi bugüne kadar göz ardı edilen hayati bir tartışmaya girmeden laiklik anlatmaya çalıştım.
Vurgulamak istediğim nokta; Türkiye’de halk olmak, yurttaş olmak ve halk egemenliğini inşa etmek için laikliğin olmazsa olmaz olduğuydu. Bu nedenle laiklik, Cumhuriyet’in kuruluş momentinin en devrimci ilkesiydi.
Uygulama?
Uygulamada laikliğe sürekli darbe vurulmasaydı bugün bu yazıyı yazmak gerekmeyecekti. Ancak bugün içinde bulunduğumuz koşullar düşünüldüğünde; tarihteki yanlışların ve sapmaların ilkenin devrimciliğini perdelemek ve hatta laikliğin önemini küçümsemek için kullanılmasına müsamaha gösterecek durumda olmadığımızı da vurgulamak lazım.