Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Odadaki Fil

"Şu fil sendromunu aşalım artık. Olacağı bir masa iki de sandalye devrilir ama elbirliğiyle bu sömürü, savaş, yokluk, esaret koşullarını başımızdan def edilebiliriz."

Yayın Tarihi: 22.02.2025 , 23:24 Güncelleme Tarihi: 23.02.2025 , 00:01

Bir değil birden fazla var o fillerden şimdi.

Geçen asrın insanlarından, hatta geçen asra da gerek yok, milenyumun ilk yıllarından ortalama bir vatandaşı sokaktan çevirip günümüze getirsek, ana hatlarıyla derli toplu şu dünyanın ve Türkiye’nin haline vakıf olacak kadar anlatsak ve sonra da televizyonları izletsek, gazeteleri okutsak... Temel meselelerin ve kaynaklarının son derece sade, açık ve anlaşılır olduğu bu dünya tablosu içinde ahalinin ne kadar yüzeysel, dayanaksız, boş laflarla meşgul edildiğini gördüğünde dumura uğrayacaktır.

Evet odanın orta yerinde iri yarı cüssesi, kalın kulakları, uzun hortumu, sivri dişleriyle ‘buradayım’ diye bağıran, cam çerçeve, tabak çanak, masa sandalye görmeyen devasa bir fil var. Fakat henüz o meseleye eğilenlerin sayısı ne yazık ki pek az…

Filistin davasını sahiplendiğini iddia eden hükümet bir yandan Gazze için timsah gözyaşları dökerken diğer yandan İsrail’in katliamlarını sürdürmesinde yaşamsal öneme sahip kaynakların Azerbaycan dolayımıyla aktarılmasını ve İsrail’in savaş gücünü beslemeyi aralıksız sürdürdü.

Aynı hükümet Suriye’de kendi öncülüğünde gerçekleştiğini öne sürdüğü siyasi dönüşümü canhıraş alkışlarken, sağduyulu bir değerlendirme yapabilen herkesin rahatlıkla tespit edebileceği yeni dengelerin İsrail’e sağladığı olağanüstü avantajı görünmez kılmaya çalıştı. Rusya ve İran’ın kapsamlı geri çekilmesi, direniş ekseninin kırılması, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması ve toprakları üzerinde etkin kontrol sağlaması mümkün olmayan bir Suriye’nin yaratılmasıyla kaderine terk edilen Filistin halkının yılana sarılır gibi kendilerine sarılacağını beklediler… Yani bir yandan laf kalabalığı yaparken diğer yandan da görülmemiş bir ihanet senaryosunu hayata geçirmiş oldular.

Sonra başka bir yaygara kopardılar.

Büyük Ortadoğu’nun Yeni-Osmanlısı büyüyecek, Sünni İslam ekseninde bir Türk-Kürt barışı Osmanlı referansıyla tesis edilecek, Türkiye sermayesi ağzını açabildiği kadar açıp içine tıkıştırabildiğini ham yapacaktı. Barışı kirli ağızlarına meze ettiler. Bir halkın sosyal, siyasal, kültürel haklarını Yeni-Osmanlı’nın cilası haline getirdiler. Bu sırada faşist parti barış ve kardeşliğin garantörü sayıldı. Domuz bağcı cihatçı bir seri katil çetesinden arta kalanlar Kürt meselesinin insani çözümü için elini taşın altına koyacaktı. Eski dostluklar pekişti, olmaz denen bir şey bırakılmayacak, olmaz’da ısrar edenler ise en ağır şekilde cezalandırılacaktı.

Bunlar yaşanırken tabi bir taraftan da satır aralarında başka önemli meseleler görülmekteydi. Ağzını her açan dünyada yeni bir fırsat dönemi açıldığından, taşların yerine oturacağından, sınırların yeniden çizileceğinden söz ediyordu. Elbette gözünü açıp fırsatları değerlendirenler parsayı toplayacaktı.

Bunun adı yeni bir emperyalist paylaşım savaşıdır. Öyle değil mi?

Filistin direnişinin en sıcak dönemlerinde konuşuluyordu, Esad yerindeydi, İsrail Suriye’ye girerse Türkiye’deki İsrailci cephe nasıl ve kimlerden müteşekkil kurulacaktı? Ne de olsa Türkiye’de birbirine sövenler aynı anda Filistin’de İsrail övüyordu. 

Bu propaganda çoğunlukla örtülü biçimde farklı kanallardan farklı görünümleri ile sürüp gidiyor, bazen ise hiç gizlenme ihtiyacı duymadan, özellikle sosyal medyada açıktan desteğe dönüşüyordu. Türkçü faşist cenah ve Kürt milliyetçiliğinin kimi unsurları nöbetler halinde savaşı başlatana değil savaşta yıkıma uğrayana karşı cephe alıyor, güçlüye yaltaklanıyor, yaranmaya çalışıyordu. Tablo utanç vericiydi. Meğer işin sonunda, ‘onu alma beni al’ diyenlerin, düşman kardeşlerin bir biçimde yan yana gelmesi ihtimali de varmış.

Tabii bu süreç daha neticelenmedi, fakat fil orta yerde duruyor!

Barış sözlerinin arkasına gizlenmiş ciddi bir bölgesel savaş tehdidi Türkiye’yi ve emekçi halkın kaderini sarıp sarmalıyor. Filistin ve Suriye’nin yıkıntıları üzerinde yükselmesi konuşulan Amerikan barışı belki yoksul Kürt ve Türk halkını İran’la savaşın ortasına sürükleyecek. Belki fazla açılan Türkiye sermayesi hiç yemediği kadar büyük bir tokat yiyip bedelini emekçi halka ödetme telaşına düşecek. Belki de süreç Suriye’nin kuzeyinde kıyasıya bir boğazlaşmaya, felakete kapı aralayacak.

Bunlar masadaki olasılıklardır. Ne olursa olsun hayır getirmeyeceği de açıktır. Hatta iktidar cenahındaki yalpalamanın, akıl-dışı saldırganlığın ve gözle görülür dağınıklığın bu meseleyi çok erken bir tarihte elde patlatması işten bile değildir. Herkes ayrı telden, ayrı önceliklerle kendilerinin ve sözcülüğünü üstlendikleri güçlerin çıkarlarını maksimize etmeye ve pastadan en büyük payı almaya odaklanmış görünmektedir.

Konumuza dönersek, 
Sonuçta haritaları yenileme telaşına girenlerin Lozan engelini aşmak için nasıl kolları sıvadığı ortada. Bir taraf daha sürecin hazırlık aşamasına doğrudan Sevr güzellemeleri ile girmişken, öbür taraf Cumhuriyet parantezini görmezden gelen, 200 yıl öncesine referans veren nutuklara çoktan başladı. Oysa sınırların en önemli yapı taşıdır Lozan ve O’nun silikleşmesi esasta o sınırların silikleşmesidir.

Öyle görünüyor ki dünya, temeli aynı kalmak suretiyle vitrinini yeniliyor. Temelinde para var, ahlaksızlık, alçaklık var, sömürü var.

Bunlardan daha önemli ve öncelikli bir mesele falan da yok!

Şu fil sendromunu aşalım artık. Olacağı bir masa iki de sandalye devrilir ama elbirliğiyle bu sömürü, savaş, yokluk, esaret koşullarını başımızdan def edilebiliriz. Yeter ki şundan bundan konuşmayı kesip, şu buz gibi fil gerçeğinden konuyu açalım, ayağa kalkalım, mücadele edelim.

Bu işin kolayı kalmadı!

Berkay Kemal Önoğlu 'ın Son Yazıları