İngiliz aktivist Ali Kemal ve torunları…
Yayın Tarihi: 12.10.2025 , 00:04 Güncelleme Tarihi: 12.10.2025 , 00:04
Eylemciyi eylemin içeriğinden, amaçlarından, taşıdığı hassasiyetten koparan, sahip olunan ideolojiyi ve programı aynı anda yadsıyan bir 21. yüzyıl tanımı “aktivist”. Belki önceki yüzyılda da kullanıldığı oldu ama bugün kendinde barındırdığı anlama ancak bizim çağımızda ulaştı. Kelime tam manasıyla ruhunu 21. yüzyılda buldu.
Her şeye rağmen, aktivistin dilimizde karşılığı “eylem”’den “eylemci” olunca, ne İslamcı kesimlerin sahiplenmesi ne de ana akım medyanın gönül rahatlığıyla korkmadan kullanması kolay oldu. Önce ürktüler, bir denemeleri, görmeleri gerekirdi.
Denediler ve gördüler.
Sonunda kelimenin yukarıda ifade edilen anlamına bile rahmet okutacak şekilde bıktırasıya, hepsi bir günde “aktivist” oluverdiler. Türkiye’deki sefil medya düzeninin önde gelen kalemleri ve iki yüzlü iktidarın bitmeyen mağduriyet hikayeleriyle sınırsız prim yapan azılı sosyal medya trolleri için gün işte bugünmüş…
Koştura koştura kendilerini Filistin aktivizmine bıraktılar.
***
İngiltere’nin sabık başbakanı Boris Johnson’ın büyük büyükbabası, Damat Ferit hükümetinin üç aylık Dahiliye Nazırı gazeteci Ali Kemal’i bilmeyen yoktur. Zamanında Ali Kemal’in hayatı ibretlik bir sonla noktalansa da geçen bir asırda torununun İngiliz hükümetinin başı konumuna gelmesi tarihin bir cilvesi olmanın ötesinde, sonuna kadar hak edilmiş bir sıfatın da bir nevi sağlaması olmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Ali Kemal’in adı daha o zaman çoktan “İngiliz Kemal”e çıkmıştı…
Ali Kemal, İzmir’in işgali sonrası geldiği İçişleri Bakanlığı görevinde Milli Mücadele’nin azılı bir düşmanı, manda ve himaye fikrinin yılmaz bir savunucusu olarak hareket etti. Peyam-ı Sabah gazetesinde ardı ardına yayınladığı makalelerinde de, İçişleri Bakanı sıfatıyla altına imza attığı yönerge ve talimatnamelerde de Milli Mücadele’yi mahkum ediyor, onunla mücadeleye girişiyordu. Emperyalist işgale karşı kurulan Müdafaa-ı Hukuk cemiyetlerinden, “halkı haraca kesmekten başka iş görmeyen, emirsiz, saygısız ve kanunsuz heyetler” şeklinde bahsediyordu. O’na göre işgallerden ne derece üzülürse üzülsün, hükümet o sıralarda savaşa tutuşamaz, varlığını ancak siyaset yoluyla savunabilirdi. Bunun için de Kuvâ-yi Milliye “öğütle olmazsa zorla” yola getirilmeliydi…
Bugünden bakınca tuhaf gelebilir ama bilin ki Ali Kemal ve O’nun gibi daha niceleri saf kötü oldukları için değil, düşünüş biçimleri onları ancak ve ancak o tür bir yola sevk ettiği için vatan haini oldular. Osmanlı liberali dünyayı görüp değerlendirdiği çerçeve çoğunlukla daha fazlasına müsaade etmediği için teslimiyetçiydi. İşgalci güçlerin insafına başvurmaktan, boyun eğmekten, kendisini onların gözünde kabul edilebilir kılmaktan, şirin görünmeye çalışmaktan başka çare göremiyordu. İşgale karşı savaşmak, mücadele vermek bir seçenek değildi. Buna inanıyordu.
Ali Kemal 12 Şubat 1919’da Sabah gazetesinden haykırıyordu galip efendilere:
“Kendini idareye ekonomik, bilimsel, siyasi ve medeni olarak yeterli olamayan bir topluluğu, haydi git istediğini yap diye başıboş bırakmak ne ilerleme fikrine ne insaniyete hizmet eder, aksine bu dünyada kargaşa ve zararları artırmanın yanında çağın gereklerine ulaşamamak anlamına gelir.”
İngiliz Kemal Anadolu’da yaşanan felaketin üstesinden tam teslimiyetle, galip devletlerin yol göstericiliğinde ve onların himayelerinde gelinebileceğini düşünüyordu. Elbette onun kalemiyle esasta yalvarıp dil döken ise Padişah Vahdettin oluyordu. Vatanı satmanın adı siyaset olmuştu.
Tanıdık geliyor mu?
İngiliz Kemal’in tek torunu İngiliz başbakanı mı oldu yoksa fikri takipçileri, manevi torunları bugün hala vatan satmanın, teslimiyetin teorisini parçalamaya devam mı ediyorlar?
***
7 Ekim’in ikinci yıldönümünü geride bıraktığımız günlerde gündeme gelen ateşkes anlaşması ile birlikte Ali Kemal’in manevi torunlarının şöyle bir göğüslerini şişirdikleri ve “biz demiştik” demeye başladıkları gözlerden kaçmıyordur herhalde.
On yıllardır sistematik biçimde toprakları ellerinden alınan, kendisine yaşam hakkı dahi tanınmayan, dünyadan izole edilen, yoksulluğa ve açlığa mahkum edilen Filistin halkı 7 Ekim 2023’te, Hamas öncülüğünde bu sessiz cinayete boyun büküp rıza göstermeyeceğini bütün dünyaya ilan etmişti.
7 Ekim’e giden süreçte İsrail'in on yıllara yayılan işgal adımlarıyla oluşmuş statükonun Türkiye dahil hiçbir çevre ülkenin umurunda olmadığı ve Filistin meselesinin yalnız belli dönemlerde iç siyasete meze edilecek şekilde değerlendirildiği artık açıkça ortadaydı.
Öyle ki 2020’de BAE ve Bahreyn’in İsrail ile vardığı İbrahim Anlaşmaları’nın ilerleyen yıllarda diğer müslüman nüfuslu ülkelere yayıldığı ve 7 Ekim öncesinde de Suudi Arabistan ve Türkiye’nin İsrail’le yakınlaşma adımlarını hızlandırdıkları bilinen bir gerçek.
İşte bu koşullar altında, Netanyahu'nun planlanmış Türkiye ziyaretinden çok kısa bir süre önce patladı Aksa Tufanı. Filistinlileri daha onlar yaşarken diri diri gömmek isteyenlere direnişçiler izin vermedi. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük direnişlerden birine imza attılar, üzerlerine düşeni, ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar…
***
Bugün ateşkes anlaşmasına “evet” dedikleri için Filistin halkını yargılamaya kimsenin hakkı yok.
Trump Planı’ndan çok önce, geçtiğimiz yıl, “kolu kanadı kırıldı”, “liderliği kalmadı”, “bitti” denilen Filistin Direnişi bir esir değişim organizasyonunu bile büyük bir gövde gösterisine dönüştürmüştü. Kassam Tugayları o günlerde İsrail’in ve Amerikancı Türkiye hükümetinin heveslerini kursaklarında bırakmıştı adeta. İsrailli esirler Filistin direnişçilerini alınlarından öperek ayrılıyorlardı Gazze’den.
Aradan geçen zamanda direnişin öne çıkan savaşçı kadroları birer birer öldürüldüler, tasfiye edildiler. Büyük bir kısmı siyasi ayak oyunlarıyla, çaresiz bırakılarak sindirilip arka plana ittirilmeye çalışıldılar. Sonunda suikastlar ve soykırım politikası Hamas içindeki savaşkan olmayan kanadın, pragmatistlerin ve bu ABD dayatması anlaşmanın da önünü açmış oldu.
Evet bu anlaşma bir sömürge planı ve düpedüz ABD dayatmasıdır. Fakat gelinen noktada Filistin Direnişinin kazanımları, dünya kamuoyunda uyandırdığı yankı ve en önemlisi de soykırımın öyle veya böyle durdurulması önceliği asla ama asla görmezden gelinmemeli.
Filistin ve Filistinliler her durumda haklı!
Ama bu plan için Trump’a gönüllerinin Nobel barış ödülünü, sevinç çığlıkları içinde takdim eden AKP’li kalemlere ne demeli?
Soykırımın faili konumundaki ABD’ye açık çek verip Filistin Direnişinin ayak altından çekileceğine şükür namazları kılanlar?
İsrail ile ilişkilerin kaldığı yerden ve daha güçlü şekilde devam edeceğini müjdeleyenler?
Peki ya fırsattan istifade Aksa Tufanı’nı mahkum edip karalamaya kalkanlara ne söyleyeceğiz?
Filistin Direnişi yaşamaya devam edecek elbette.
Ama maalesef İngiliz Kemal’in manevi torunları da daima içimizde yaşıyor…
Soykırım için timsah gözyaşları döküp esasta İsrail’in kaybolan itibarını dert edenlere de,
İsrail’e 7 Ekim’i yaşattıkları için direnişçileri 8 Ekim’i düşünmemekle itham edenlere de,
Sumud’a kişisel “ikbal”leri için katılıp daha uçakta, saniyesinde kendilerini çay çorba edebiyatına vuran “aktivizme” de lanet olsun!