Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşı
Yayın Tarihi: 09.11.2025 , 00:23 Güncelleme Tarihi: 09.11.2025 , 00:35
Bazılarının dillendirdiği gibi AKP içine uzanan bir “temiz eller” operasyonu için dava uğruna kimsenin kurban edilmeye razı gelmeyeceğini, ortada paradan başka dava filan da bulunmadığını geçen hafta yazmıştım.
AKP iktidarının 23. yıldönümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşı” sözleri yazının üzerine geldi.
23 yılda yol, köprü, tünel vb. "dünyalığı" yaptık yapmasına ama bunlar gelip geçici diyor AKP Genel Başkanı. Asıl öyle bir gençlik, öyle bir nesil yetiştirdik ki, diyor. Asırlar boyunca etkisini sürdürecek, dava taşını gediğine koyacak, özgüvenli, imanlı, yeni bir gençlik…
Erdoğan’ın bu sözlerine başlarken ifade ettiği, AKP ve Erdoğan dışında iktidar partisi ve lideri tecrübe etmemiş gençlerden biri de benim. Fakat O’nun iddia ettiğinin aksine gözümü açıp yaşadığım ülkeyi tanımaya çalıştığım ilk günden bu yana Türkiye’de gurur duyduğum, mutlu olduğum her gelişme iktidar partisine karşı ve ona rağmen yaşandı.
Derviş politikasının sadık takipçilerinin iktidara gelir gelmez bütün kamu mallarını üç otuz paraya sattığı, özelleştirdiği, yağmaladığı yılları iyi biliyorum ama yeterince hatırlayamıyorum. Bu yıllardan aklımda kalanları da kötü bir şaka düzeysizliğinde abartılı bir halk düşmanı olan Unakıtan’a borçluyumdur belki. “Sat sat bitmiyor ne komünist bir ülkeymişiz” sözleri bugün dahi akıllarda olan, yozlaşmışlık, görgüsüzlük, kanunsuzluk abidesi bir tavukçu Maliye Bakanı. O’nun yaptıkları dünyalıktır, gelip geçicidir elbette. Asıl yetiştirdiği pırlanta gibi oğullara bakın. Babaları Maliye Bakanı olunca ailecek şirket üstüne şirket kurdular, sektöre kuş gribi darbe vurduğunda dahi kâr üstüne kâr açıkladılar. Asırlar boyunca etkisini sürdürecek bir neslin evlatları onlar…
İyi bildiğim ama yeterince hatırlayamadığım bir başka konu ABD’nin komşu Irak’a yalan ve çarpıtmalara dayanarak gerçekleştirdiği askeri harekat. Çok geçmeden Türkiye’nin işgale katılması gündemi de, sokaklara dökülen savaş karşıtı halk hareketi de, AKP’ye rağmen geçmeyen tezkere de çocuk aklımın bir köşesinde yer tutuyor. Övünülen BOP eş başkanlığı sıfatı, çuval olayı ve ardından ülkenin içine düştüğü onur kırıcı durumun vehameti akıldan çıkarılacak gibi değil…
Sonra bütün ilk ve orta öğretim hayatım boyunca Fethullahçılar başta olmak üzere ellerini kollarını sallayarak örgütlenen cemaat ve tarikatlar aklıma geliyor. “Ne istediniz de vermedik” derken sonuna kadar haklı Cumhurbaşkanı. Sanki yasal teamül uygular gibi her öğle arası okul koridorlarında halk çocuklarını cemaat evlerine “çorbaya” çağıran tarikatçı öğretmen ve öğrenciler karşısında nasıl hınçla dolduğumuzu hatırlıyorum. Sapık Adnan gibilerin müritleri anahtarlıktan bozma sahte fosillerle güya evrim teorisini çürüten konferanslar için okullara gelirler, nereden geldiği belli olmayan bir servetle dünya çapında bedava dağıttıkları uydurma kitapları stantlarına koyarlardı.
Zaman gazetesi satış rekorları kırar ama okunmazdı. Bayi satış tirajı çok düşüktü, çoğu abonelikti. Abonelik ise kimlik kartı yerine geçerdi, ben de sizdenim. Normal koşullarda mevzuata göre öğrencilerin basılı yayın vb. çıkarmalarını teşvik etmesi beklenen okulumuzun tarihinde çıkardığımız ilk fanzin denemesine nasıl soruşturma açıldığını ve disipline gittiğimiz idareci odalarında sehpaların üzerinde duran Zaman gazetelerini unutmuyorum. Öğrencilere cemaatine göre muamele eden her çeşit tarikattan AKP’li sözde öğretmenler bir “altın nesil” yetiştirdiler. Biz o nesilden değiliz. 2011’deki şifre skandalında da biz o neslin karşısında sokağa dökülen halk çocuklarından olduk.
Kedi ulaşamadığı ciğere mundar der. Biz de ait olamadığımız altın nesile teneke diyormuşuz gibi anlaşılmasın. Altına dönüşmek her köşe başını tutmuş müritlerin birine yeşil ışık yakmak kadar kolaydı. Ama nice halk çocuklarının da yoksulluktan, imkansızlıktan o evlerin, dershanelerin, yurtların kapısından girdiklerini ama namussuzluklar karşısında ruhlarını satmayı tercih etmediklerini eklemeliyim. Bugün yeniden faş olan TÜGVA benzeri yapılar için de diğer tarikatlar için de durum aynıdır. Başını sokacak yurt, yiyecek ekmek bulamayıp, çaresiz memleketin yolunu tepmek yerine dişini sıkıp o çatının altına girmek bir şeydir. Ama, gel senin ismini verelim, seni şuraya işe koyalım, şu sınavın kopyasını verelim tekliflerine “he” demek bambaşka bir şeydir.
Memleketi babasının çiftliği gibi yöneten, kamu malını yağma edip sefa sürenlere karşı “ne olmuş büyük adam olamadıysak, hayallerimizi satmadık ya” diyen Ahmet Atakan’ın ölümü geliyor aklıma. Ankara’yı parsel parsel satanların iştahını kabartan ODTÜ arazilerini halk adına savunmak için eylemdeydi. Gaz kapsülü ile başından vurulup öldürüldü.
Sonra Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Berkin Elvan, Burak Can Karamanoğlu, Mehmet İstif ve Elif Çermik… Gözünü açtığı günden beri etrafı haksızlıklarla, adam kayırmalarla, rüşvetle, yağmayla, işbirlikçilikle, dinci karanlıkla sarmalanmış bir lise öğrencisinin bunlara en büyük cevap niteliğindeki halk direnişinde birlikte sokağa çıktıklarını, o yolda dövüşenleri unutması mümkün mü?
Daha yakında, oldukça net hatırladığım dönemleri ise Cumhurbaşkanı “ustalık dönemi” olarak nitelendiriyor. Benim kuşağım için gemisini yüzdüren yüzdürdü, kalanlar da illallah edip yaka silker hale geldiler. Adrese teslim kadro alanlar, babasının dayısının hikmetine kendilerine lüks hayatlar kuranlar belki en masumlarıdır. Çoğu analarından babalarından devraldılar yağma işlerini. Onlara yaygın olarak AKP çocukları deniyor. Piyasa düzeninin “yasal” sınır taşımadığı, kanunsuzluğun kanun olduğu bir dönemde artık milyonlar geride kaldı, milyar dolarlık vurgunlar ülkesi Türkiye.
Deveyi havuduyla yutanlar bir yanda; uyuşturucu, kumar, fuhuşa sürüklenenler, çeteciliğe düşenler diğer yanda. İşimiz zordu hem şeytanı taşladık, hem de tavaf yaptık diyor AKP’li Cumhurbaşkanı. Sıkıntılar var ama ancak bu kadar oldurabildik demeye getiriyor.
Daha ne olsun Cumhurbaşkanı?
Her 5 çocuktan 1’i okula aç gidiyor.
10 öğrenciden en az 1’i eğitimini yarıda kesmek zorunda kalıyor.
10 gençten 3’ü ne eğitimde ne istihdamda tutunabilmiş.
Sokakta mutlu olduğunu söyleyebilen genç kalmadı.
Üniversite öğrencilerini geçtik, lise öğrencileri bile yurtdışına gitme hayallerine dalmış.
Daha 14 yaşında kardeşlerimizi kulaklarından tutup sanayiye gönderiyorlar. Buna mecbur ediyorlar.
Kültür, sanat, sporla gelişkin bir ilişki geliştirebilen yok.
Eşitlik, özgürlük, adalet, geleceğe güven yok.
Önünü görebilen yok...
Yoksa daha ne olacağını ülkedeki eğitim sistemini beğenmeyip kendi çocuğunu İtalya’larda okumaya gönderen Bilal Erdoğan’a mı soracağız?