Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

1 Şubat'ta ne oldu?

İradi müdahale olmadan sosyalist siyaset olmaz. Yaratıcılıkla gerçekçiliğin birbirini beslediği, süreklilik taşıyan bir dinamizm şart.

Yayın Tarihi: 07.02.2026 , 23:43 Güncelleme Tarihi: 08.02.2026 , 00:02

Aşağı yukarı herkesin fark ettiği ve son yıllarda giderek daha fazla insanın adını koymaya başladığı koca bir boşluktan söz ediyoruz…

Kapitalizm Türkiye’de de dünyada da içinde en ufak bir ümit beslenebilir olmaktan çoktan çıktı. Eşitsizliklerin üzeri hiçbir biçimde örtülemiyor, yoksulluk derinleşiyor, güvencesizlik kalıcı hale geliyor. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’i, son iki yılda yaratılan toplam servetin yaklaşık yüzde 60’ını tek başına aldı. Türkiye’de ise TÜİK verileri, en zengin yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı payın yüzde 49’un üzerine çıktığını, en yoksul yüzde 20’nin payının yüzde 6’yı bile bulmadığını söylüyor.

İşte bu tablo içinde, çürümenin, alçalmanın ve ahlaki çözülmenin sınır tanımadığı koşullarda insanları esaslı bir değişime, umutlu ve güzel günlere taşıyacak gerçek ve iddialı bir siyasetin boşluğudur sözünü ettiğimiz. Bu boşluğun kıyısından köşesinden geçiliyor, etrafından dolanılmaya çalışılıyor; zor olduğu için çoğu zaman imkansız sayılıyor. Oysa adını koymak gerekiyor: Dünyada komünizmin bayrağının yeniden yükselmesi, eğer insanlığın bir geleceği olacaksa, artık tarihsel bir zorunluluk halini alıyor.

Peki bu boşluk nasıl ortaya çıktı?
Bu boşluk, iktidar perspektifinin geri çekilmesiyle oluştu. Sosyalizmin önce ayağını bastığı ülkelerde, ardından dünya ölçeğinde iktidarı alabileceğine dair inancın zayıflamasıyla, iddianın askıya alınmasıyla doğdu bu boşluk… 1990’lardan sonra “alternatifsizlik” söyleminin neredeyse evrensel kabul görmesi bunun somut göstergelerinden oldu. Türkiye de bu geri çekilişin toplumsal zemindeki sonuçlarından nasibini aldı.

Bunun nedenlerini, yapılan yanlışları, kopuşları, ihanetleri uzun uzun konuşabiliriz elbette. Ama bugüne, bugünün yakıcı ihtiyaçlarına dönelim ve kendi ülkemizden başlayalım.

Dünyada ve mutlaka Türkiye’de de sosyalizmin her zaman yeni bir ruha, canlılığa ve yaratıcılığa ihtiyaç duyduğu ortada. Bu konjonktürel bir arayış değil. “Şartlar değişti, biz de pozisyon alalım” meselesi hiç değil. Aksine, solun varlık sebebi ve var olabilme koşulu bu. İktidar perspektifiyle şekillenen bir amaç disiplini, sosyalist hareketin tutuculaşmaya karşı en güçlü güvencesi. Tarih de bunu söylüyor. İktidarı hedefleyen her sosyalist atılım, ister istemez kendi yaratıcılığını üretiyor. Teoriye kalıcı katkılar da ancak böyle dönemlerde ortaya çıkıyor. İktidar fikri olmadığında ise teori durumu açıklama rahatlığına sıkışıp kalıyor. İktidarın yolunu açmadığı gibi aylaklığın, tembelliğin de daimi mezesi haline getiriliyor.

Yıllar içinde sosyalist hareket “nesnel koşullar” söylemi içinde eriyip gitti. Bir yanda “gerçekçi” politikalardan söz edilirken diğer yanda gerçekliği değiştirmek yerine, gerçekliğin değiştirilemez olduğu kabul edilmiş oldu. Bunun sonuçlarıyla da en ağır şekilde yüzleşildi.

Oysa iradi müdahale olmadan sosyalist siyaset olmaz. Yaratıcılıkla gerçekçiliğin birbirini beslediği, süreklilik taşıyan bir dinamizm şart. 1 Şubat’ta TKP’nin düzenlediği büyük halk buluşması, tam da bu dinamizmin Türkiye’de mümkün olduğunu, sosyalizm iddiasını geri çekmeden de iddialı ve ilgi uyandıran bir siyasetin başarılı olabileceğini somut biçimde ortaya koyuyor. Nesnelliği inkâr etmeyen ama onu kader gibi de görmeyen, sosyalizmin iktidarını ciddiye alan ve bu nedenle de teoriyi ve pratiği birbirine feda etmeyen bir siyaset hattı… Boşluğu doldurmak için önce oraya doğru yürümek gerekir. TKP tam olarak bunu yapıyor.

Şimdi iddialı olunmayacak da ne zaman olunacak?
Kapitalizmin tarihsel meşruiyetini bu kadar açık biçimde yitirdiği, “başka bir yol yok” yalanının her gün daha fazla insanın zihninde tuzla buz olduğu bir dönemde, dünya ölçeğinde IMF’nin kendi raporları bile eşitsizliğin artık “yönetilebilir” olmaktan çıktığını kabul ederken iddia sahibi olmamak, aslında düzenin iddiasızlığına teslim olmak anlamına geliyor.

TKP iktidarı hedeflediğini saklamıyor, bunu uzun vadeli bir temenniye indirgeyip ertelemiyor. Kendine güveniyor; bu güven tarihsel bir hatta ve örgütlü bir birikime yaslanıyor. Daha da önemlisi, TKP dostlarına ve bu düzenden çıkış arayanlara da güven veriyor. Bu belirsizlik çağında belki de en kıymetli şey, netlik. Ne istediğini bilen, neye karşı durduğunu açıkça söyleyen, hedefini küçültmeyen bir siyaset.

1 Şubat’ta binlerce insan, “daha azına razı olma” çağrılarına değil, daha fazlasını isteme cesaretine kulak verdi.
Ve biliyoruz ki, tereddüt edenler değil, daima iddia edenler kazanır.

Berkay Kemal Önoğlu 'ın Son Yazıları