Aydemir Güler
Bir borç yazısı: Komünist Mehmet
Yayın Tarihi: 13.02.2026 , 20:54 Güncelleme Tarihi: 14.02.2026 , 00:00
Daha yapacak hayli şeyi varken aramızdan ayrılanlar mı bize borçludur, biz mi onlara?
Onlar artık yapamayacaklarına göre, sanırım giderken bizi borçlandırmış oluyorlar. Zaman bulamadıklarını yazıp elimize tutuşturmuşlar gibi…
Bu anlamda bir borç yazısı bu.
* * *
Peyniri bu kadar ünlü olmasa tanınacak mıydı, bilmiyorum, büyük çoğunluğun peynirin yüzü suyu hürmetine aşina olduğu Ezine’liydi, Mehmet Altan. Nüfusu pek az artan, hatta memleketin kalabalıklaşma hızına bakarsak, göreli olarak azalan bir ilçedir. Mehmet’in doğduğu 1961’den bu yana 5-6 bindir artan nüfus. Demek ki küçülmüş. Pazara Ezine peyniri diye arz edilen ürünün miktarı, bölgenin tüm sütlerini verseniz üretilemez aslında! Aradaki farkı hadi yalan demeyelim de, markanın cazibesiyle açıklayalım.
Sonra bütün dünyanın tanıdığı Troya vardır yakınında. Antik şehir, kazı ve müze alanının mevkii Çanakkale merkeze bağlı olsa da, Ezine’ye biraz daha yakındır.
Mehmet üniversiteye gitmek için ayrılacağı Ezine’de 1979’a kadar yaşamış. Tıfıl haliyle domuz avında eşlik edermiş kendinden büyüklere. Devlet tarlalara zarar veriyor diye mermi dağıtır, kulağını getirene (!) para verirmiş. Avcı köylüler hayvanın etini ise ada Rumlarına satarlarmış. Geyikli sahilinden bir yerden kalkmıştır tekne, belki Odunluk iskelesinden… Mehmet çift kazancı kaçırmayan köylü kurnazlığına işaret ederdi anlatırken. Yoksa bir hayvanı öldürmek ona göre değildi.
Benim tanışmam 1983 olsa gerek. Soyadı benzerliği sayesinde tanıştığı, ortak arkadaşımız, bir başka Çanakkaleliyle birlikte geldiler. Hikâyeleri bayağı gırgırdı. İTÜ’de yurtta adları anons edilince kapıya inmişler – yoksa telefona mı koşmuşlar? – “Beni mi arıyorlar, seni mi” derken dost olmuşlar. Gemi inşaatta okuyorlardı iki Çanakkaleli, Emin ve Mehmet Altan.
Mehmet’i İstanbul’a gelmesinden bir süre sonra “Genç Partizan”cılar bulur. Ezine lisesinden bir bağ sayesinde. Bugün varlığı sürmeyen bu yapı ikinci TİP’in gençlik örgütü Genç Öncü’den kopanlarca oluşturulmuştu. Çekirdeği Galatasaray Liselidir. Mehmet’in anlatımına göre 1981’de ilişkisi vardı, ama örgütlendiği yıl ‘83 olmalıydı.
Uzun zaman birbirimize açmadık politik aidiyetlerimizi. Zaman öyleydi. Yoksa benim de 1981’de temasım vardı, sonradan Gelenek hareketine dönüşecek olan yapıyla; ertesi yıl dâhil olacaktım…
Yaşamlarımızın bu en önemli boyutunu paylaşmasak da, elbette sezerek, iyi dost olduk. Az gecelemedik, saatler boyu; memleketin 12 Eylül’le karartılmış olmasına aldırış etmeden tartıştık, okuduk. O zamanki adıyla Sinema Günleri’nde sıraya girdik, yine tartıştık.
Yeri geldi söyleyeyim; Jacques Brel belgeselini izlemiştik birlikte. Film bittiğinde Brel sarhoşu olmuştuk. Eve attık kendimizi, doymamıştık, bendeki kasetleri çaldık durduk.
O duyguyu yıllar sonra bir kitapta tekrarlayacaktık. Asaf’ın Çocuk, Buğu, Bir de Biz kitabını bitirdiğinde aradı beni. Tam hatırlamıyorum, ama “yahu bu nasıl kitap” gibi bir şey söylemişti. Devrimcilikle tanıştığımız dönemlerin çok iyi bir anlatımıdır…
Başka çarpıldığı bir film hatırlıyorum: İnsanlar Yaşadıkça, Fred Zinneman’ın kadrosu göz kamaştırıcı 1953 yapımı filmidir. Orijinal ismi From here to eternity, Buradan sonsuzluğa denebilir…
80’lere dönersem; bazı geceler iskambil de oynadık sabaha kadar, içki de içtik tabii. Pek hatırlamıyorum öyle sarhoş olup dağıttığımızı. İçmek ama dağıtmamaktı âdetimiz. İlle istisnası olmuştur…
O İTÜ’de, ben Boğaziçi’nde öğrenciydik. Biz 1986’da Gelenek’i çıkartmaya başladık. Artık “biliyorduk” birbirimizi. Örgütlü konumlarımızın farkı birbirimizin en yakını olmamızın önündeki temel engeldi. Benim daha açıktı konumum, onunki daha örtük. Ama Ortaköy’de bir yoldaşıyla birlikte kasetçi dükkânı çalıştırmaya başladığında örtü falan kalmadı.
Kaset çağıydı o zamanlar. Kendi kaydettikleri müzik kasetlerini satarlardı; başka ne yapıyorlardı hatırlamıyorum. Ben de verdim mütevazı plak koleksiyonumu. Bir kısmını, hiç geçmeyen savrukluğuyla kaybetti! Olurdu öyle şeyler; dünya malına değer mi verilirdi…
Daha önemlisi, dükkânın adı Troyka idi. Ben, geleneksel solcu, Sovyet dostu olmamız üstünden anlamlandırmıştım, üç atlı Rus arabasından gelen müzik mağazası adını. Meğer “üçlü” derken, ikisi iki ortağı, sonuncusu “Parti”yi imliyor imiş... Parti kuracaklardı. Bu, söz konusu hareketin geleneksel sol, partili karakteriyle de uyumluydu. Merak edersiniz şimdi; kuramadılar. Ama niyet ve hedef saygındır bana sorarsanız.
Mehmet öğrenciydi, ama işçi çalışmalarında görev üstlenmiş sonradan anlattığı kadarıyla. Rabak fabrikasında örgütlenme denemeleri. Deneyimsizdik, beceriksizdik demiş… Bizim sohbet ve tartışmalarımız ise Mehmet’in dertlerine cuk oturuyormuş. O söylemedi, ama tartışma ve sohbetlerimizde çoğunlukla suskun kalmasının nedenini, o zaman da kestirebiliyordum doğrusu: kendi kolektifininkinden ziyade bizim görüşümüze yakınlık duyuyordu. Gelenek ile İktidar Yolu (GP’nin yayın organı) arasındaki polemik de, bizim onları aşamacılık konusunda sıkıştırmamız üstüne kurulmuştu. Başkası da yazmıştır belki, ama ben kendi imzamı hatırlıyorum…
Aslında bizim Mehmet, henüz Sosyalist Türkiye Partisi kurulmamış ve o da katılmamışken, “Gelenek etkisi”, sosyalist devrimci olmuştu. “MDD-SD tartışıyorduk” demiş yıllar sonra, kaydettiğim görüşmede. Üyesi olduğu kolektifin içindeki tartışmada MDD adlandırmasının yapılması mümkün değildir. Ne de olsa, sosyalist devrim programlı ikinci TİP’ten geliyorlardı. Lakin köken partinin politik etkisizliğinin faturası, 1960’ların sonlarındaki tartışmalarda olduğu gibi, başka şeylerin yanı sıra sosyalist devrim perspektifine de çıkartılmıştır. Bu yanlıştı tabii, çünkü SD içeriği MDD’den açık ara daha atak, daha radikal bir yaklaşım anlamına gelir. Ama 1960’lar TİP’inin pratiği işçi sınıfı vurgusunu mutedil bir toplumsal seslenmeye çekmiş, parti işleyişinde ise bürokratizmin uç verdiği temelsiz, yersiz bir kurumsallığa yol vermiştir. 1970’lerde sosyalist devrimcilik programdır, ama siyaset etkisizdir. 1980’lerin GP hareketi de devrimci bir konumlanış ararken aynı çarpıklığı yeniden üretmiş ve aşamalı devrim anlayışına eğilim göstermişti. Her neyse, Mehmet Altan iç tartışmayı bir MDD-SD ikilemi olarak formüle ediyordu.
23 Haziran 2020 diye tarih düştüğümüz görüşmede sormuşum bu noktayı. Kestirmeden gitmiş; “aşama aşamadır, topu MDD’ciliktir” ona göre. Ama milli burjuvazi aramaya kalkışanlar da olmuş aktardığına göre; Mehmet’in yalancısıyım…
Tartışma ise “aşama olur olmaz, ne önemi var”a bağlanır gibi olmuş, yine dediğine göre. “İktidarı alınca koşullara bakarız…” Bizim SD’ci Mehmet’e göre ise her durumda devrimi “biz” yapacağımıza göre, ne diye geri perspektife teslim olacaktık ki: “Aşama işinden hep nefret ettim.”
Bence haklı… Ama öte yandan “örgüt dinamiği” önemlidir ve tartışmanın fazlası dağıtıcıdır. Hareketin, TSİP kökenli radikal hatta devrimci demokrat bir çevreyle yakınlaşması, aşamacılığa bir de Kürt ulusal hareketine sempatinin eklenmesi, üstüne üstlük araya dönemin polisiye baskılarının da girmesi bir dönem yakalanan ivmeyi geriletir. Mehmet ise anlaşmazlıkların yanında, bir de güvenlik nedeniyle ilişki ağının dışına çıkmak zorunda kalır…
Evi belirsizlikler içeren bir biçimde polis tarafından basılmıştı. Almadılar Mehmet’i. O ara olmalı; benim arabayla beraber Çanakkale’ye gitmiştik. Eskide kalmaya başlayan yoldaşlarına asla gıyaplarında saygısızlık etmedi, ama yüzlerine de arkalarından da eleştirmekten geri durmadı.
1992’de Moda burnunda bir akşam oturduk çay bardaklarının başına. Biz Parti kurmanın arifesindeydik. “Peki, dedi, geliyorum, doğrusu bu, haklısınız…”
Sosyalist Türkiye Partisi’nde Kartal ilçe yönetim kuruluna girdi. O dönem ilçe komitelerinde yayın sorumluları belirleniyordu. Mehmet de oradan tuttu esas olarak çalışmaları. Partinin yayın organına bölgesel haberler kaleme aldı. Mühendislik görgüsünü ve bilgisini esas aldı çoğunlukla.
Bir yıla kalmadan STP içinde, Leninizmi “fazla” bulan, bir yanıyla partideki Gelenekçi kadro omurgasıyla çatışan, diğer yandan da soldaki “birlik” basıncına teslim olan bir eğilim kendini gösterdi. Mehmet doğru tarafta durdu, ama çalışma alanında baş gösterip yoldaşlığı ezen hizipçilik havası canını çok sıktı. “Zarar vermek istemiyordum” diye açıkladı sonraları. O sırada da, yani 1993 sonbaharında da aynı ifadeyi kullandı gibi hatırlıyorum. Ama doğrusu on yıllık dostluğumuzun hakkını vermemiş, yirmili yaşlarımızdaki gibi tartışamamıştık. Bu arada STP mahkeme tarafından kapatıldı, yerini Sosyalist İktidar Partisi’ne bıraktı. Mehmet’in SİP’liliği pek kısadır. Hizip defteri kapandıktan az sonra uzaklaştı. “Açık parti çalışmasına adapte olamadım” da diyecekti.
1 Mayıslarda, artık aktif olmadığı Partisiyle beraberdi çoğunlukla. Partiden beraber ayrıldığı, eski Gelenekçi eşiyle birlikte…
Gemi mühendisliğine yöneldi, evlendi, çocukları oldu. Ara ara denk geldik, yokladık birbirimizi…
2015’te Çanakkale’de pat diye bir parti etkinliğinin, daha doğrusu Barış Derneği etkinliğinin öncesinde salonun kapısında karşılaştık. Kurduğu işi 2007’de batırdıktan ve annesini kaybettikten sonra 2014 Aralık’ında memlekete dönmüştü, dönmüşlerdi. İşi batırmak derken onun pek suçu da yoktu; yurtdışından yüklü bir alacaklısı iflas bayrağını çekince anafordan kurtulamamıştı. Sermayesiz solcunun tersaneciliği o kadar oluyordu.
Parti Mehmet’i militan yayın satışında yakalamış, Çanakkale kordon boyunda. Muhtemelen bir çay bahçesinde, “Şakirin Yeri”dir olsa olsa… Tek faktör ben değildim yani; ama biraz övünüp diyebilirim ki, iki defa partiledim Mehmet’i…
Şimdi başka bakıyordu gözleri. TKP’nin kat ettiği yolu dikkatle izlemişti. Yüzünü geriye değil ileriye çevirdi. Partisiz olmazdı ki zaten. Yeniden tanıdı ve bu sefer sımsıkı sarıldı Parti’ye. İl komitesine de girdi, kongre delegesi de oldu.
Gençliğindeki savrukluğunu sağlığıyla ilgili konularda neredeyse inatla sürdürmesi, delice sigara içmesi falan bir yana, hayat görgüsü, entelektüel kapasitesi, teorik politik kültürel birikimi, çalışkanlığı, “halk adamlığı”, örgütçülüğü ve “partili abiliğiyle” yeni bir Mehmet çıktı ortaya. Biga’da işçi örgütledi, Ezine tarafında köylerde köylü. Sadece Çanakkale’de değil, örgütün bir sürü noktasında insanlara değdi, yaşamlarına sevecence dokundu, sahip çıktı, dert dinledi. Derdini pek az anlattı. Emek verdi, sevgi, saygı buldu. İnsan sarrafı derler ya, biraz öyle, biraz ermiş hali vardı. En mutlu yılları o zamanlardı galiba. Kişisel yaşamındaki ve sağlığındaki altüst oluşlara rağmen bana öyle geliyor. Okumak siyasetle iç içe, ama ondan öte tutkuydu. Hastanede o inanmadığımız sona yaklaşırken okumaya devam etti. Yoğun bakıma girene kadar okudu!
Haber dışında pek yazmamıştı. Ama 2020’de demiş ki, “şu Hruşçov’u yazacağım mutlaka. Saçma sapan bir şey olsa da yazacağım.” Genel olarak Sovyet geleneğine sahip çıkmanın ötesinde “Stalinci” idi tartışmasız. (Ha, bir de Fenerbahçeliydi. Koyusundan!) Bilgisayarından fazla bir şey çıkmadı. Ama asıl, bir öykü örmeye koyulmuştu son zamanlarında. Ona geleceğim.
Eski yoldaşlarını unutmadı. Özel olarak iki kişinin ondaki emeklerinin hakkını anmamazlık etmedi. Ne yaptıklarını izledi, üzüldü… İsimleri bende kalsın; bilmiyorum Mehmet’in neyi tercih edeceğini.
60’lı yaşlarında, tanısı konmuş hastalıklarını yazsak orta boy bir liste yapar. Kaza geçirmişliği de vardı üstelik. Kalçasındaki sorun hareket kabiliyeti sıkıştırdı. Dardanos’tan minik sandalıyla açılıp balık tutmuşluğumuz –daha doğrusu nafile denemişliğimiz- vardır; ama sandal sefası fazla sürmedi Mehmet’in. Üstüne üstlük bir ev kazası, kaynar suyla yaktı ayağını. Bir türlü iyileşmeyen yarasına Çanakkale’nin ötesinde çare aramaya ikna olduğunda Ankara’ya geldi. Sigarayı hastanede bıraktı. Yaranın iyileşebilmesi için sigara terk edilecekti. Yoksa “doktor yoldaş” ciddiydi: Hemen taburcu edip gönderecekti Mehmet’i.
Ailede erkeklerin yaşam süresinin, zaten bu kadar olduğunu söylerdi ikide bir. Şakaydı herhalde, ama fazla şakacı olmanın bedeli işte, ciddiye almadık o lafları. Haklı çıktı. Ankara’dan cenaze aracıyla döndü Çanakkale’ye. “Vakitsiz” verdik toprağa. Ezan saatine randevu kesilmemesine “vakitsiz” denirmiş…
Son zamanlarında, hareket yeteneği sınırlandığından, parti çalışmalarında vites küçültmüştü. Öyküsünü örmeye asıl o zaman koyulmuştur herhalde.
Gemiciydi ya; Savarona’nın cazibesine kapıldı elbette. Bir Alman tersanesinden çıkmaydı Atatürk’ün yatı. Denize indiği 1931’den bu yana başından neler neler geçmişti güzelim teknenin. En büyük aşağılanması fuhuşa mekân edilmesiydi. Kapitalizmin kaçınılmazlıkları işte!
Savarona ile aynı tersaneden çıkmıştı Bismarck. Alman ulusunun gururuydu, batırıldı. Gorch Fock vardı sonra, okul gemisi. İkinci Dünya Savaşından sonra Sovyetler Birliği tazminat niyetine devralmıştı. Adı Tavariş’e döndürülmek üzere… Hikâye buralarda dolaşacaktı.
4 Şubat 2024’ün travması az biraz geçince baktık bilgisayarına. Bir araya getirebilir miydik parçaları, diye. Elimizden üzülmek geldi sadece, Nurdan’ın ve benim ellerimizden… Mehmet ise asla yazar saymadı kendini. Ondan olsa gerek, kafasındaki kurgunun pek azı klavyeden geçmişti.
Aşağıdaki kurgusal mektuplarda bahsi geçen Emy’nin, Savarona’nın sahibi Emily Roebling Cadwallader olduğunu anlıyoruz. “Rona” Amerikalı zenginin baba soyadıdır. İki mektup var aşağıda, Mehmet’in bitmeyen öyküsünden. Özetinin özetini, tatsız tuzsuz sonuna yazdım
* * *
NY – 12.12.1941
Merhaba Ma,
Uzun bir seferden yeni geldim ve ilk aldığım haber Emy ile ilgili. İnanamıyorum. Kimseye soramıyorum da. Üzerinden çok zaman geçti ama yine de ona verilmiş bir sözüm var. Bir daha asla ona dair kimseyle konuşmayacağım, kimseye bir şey sormayacağım veya anlatmayacağım. Biliyorsun senden başka ortak tanıdığım ve güvenebileceğim kimse yok. Nasıl öldüğüne dair bir bilgin var mı? Öncesi olan bir hastalık mıydı, acı çekti mi yoksa birdenbire mi göçüp gitti? Bu soruların hiç birinin yanıtı benim yüreğimi soğutmayacak ama onu bu denli uzakta ve sonsuza dek yitirme fikriyle baş edemiyorum. Aradan neredeyse dokuz yıl geçtikten sonra hala duygularımın değişmemiş olması da ayrı bir konu. Bu süre boyunca akla gelebilecek tüm rotaları izledim, tüm okyanusları geçtim, neredeyse tüm ülkelerin limanlarına uğradım. Her günüm ona uzak kalmaya çabalamakla geçti. Düşünmediğim bir gün, bir an bile olmadı. İnsanın kendi duygularıyla kavga ediyor olması çok yorucu. Şu anda ulaşabileceğim, konuşabileceğim hatta sözümü tutmadığım için adına leke sürebileceğim, azar işitebileceğim bir Emy kalmadı. Bu durum beni özgür hissettirmeli. Hele bu savaş çağında, uzak doğuda, Avrupa’da kan gövdeyi götürürken, ölmüş bir kadının aşk dedikoduları şımarık sosyetemizin hiç ilgisini çekmeyecektir. Yine de beni tedirgin eden bir duygu var içimde. Ona verdiğim sözün ağırlığı hala omuzlarımda. Bunu düşünüp sana yazarken de kendimi romantik hatta aptallık düzeyinde romantik ortaçağ şövalyelerine benzettim bir an.
O günleri hatırlamaya çalıştığımda nedense sadece birbirimize yönelik tutkularımız geliyor aklıma. Gemide onun katından benimkine inen bir merdiven yaptırmıştı. Keşfedilmeyeceğimizi, sonsuza dek gizli kalacağımızı düşünmüştük. Beni kamaramda ziyaret etmeye başladıktan çok değil 5 ay sonra şirket müdürünün ve kaptanın karşısında, ahlaksız olduğum için işten kovulduğuma dair sıkıcı bir söylev dinliyordum. O sırada Emy çoktan tekneden ayrılmış, evinin yolunu tutmuştu bile. Bana bıraktığı birkaç satırlık notta peşine düşmemem için söz vermemi, onunla bağlantı kurmaya çalışırsam bundan çok zarar göreceğini yazıyordu. Hepsi bu.
Bana bildiğin ve bulabildiğin her şeyi yaz lütfen. En küçük detay bile benim için önemli.
Bu arada sanırım kısa bir süre içerisinde ticari bir gemide çalışmaya başlayacağım. Burası ile İngiltere arasında düzenli yük taşıyacağız. Eğer bir Alman saldırısıyla durdurulmazsak.
Sevgiler eski dostum.
J.
Not: Adresini bulamadığım için bu mektubu acente aracılığıyla gönderiyorum, umarım eline geçer. Benim adresim zarfta yazılı.
W – 05.08.1942
Sevgili J
Aradan bunca zaman geçtikten sonra, en umulmadık zamanda senden haber almak beni çok mutlu etti. Her ne kadar tatsız bir olay yüzünden olsa da.
Emy ve başına gelenler hakkında hiç fikrim yok. Gemi satılana dek Almanya’da kaldık. Ardından ben de senin gibi işten çıkarıldım ve evime döndüm. Evlendim, kocam kısa bir süre önce orduya alındı ve şu an pasifikte bir yerlerde sanıyorum. Ben bir tekstil fabrikasında işe girdim, çalışıyorum. Olan biteni gazetelerden izledim. Sanırım NY’ta aile mezarlığı gibi bir yerlere gömülmüş.
Sana sadece ben gemideyken ardınızdan çıkan söylentilerden söz edebilirim. Başlangıçta tüm personel, sizden üzüntü ile söz ediyordu. Bitmemiş bir aşk hikayesi hepimiz için oldukça çekici ve romantik idi. Sen gittikten bir yıl kadar sonra Emy’nin özel yardımcısı F gemiden ona ait özel eşyaları ve bazı ufak tefek antikaları toparlayıp götürmeye geldi.
Burada yazacaklarımı benden öğrenmeni istemezdim. Emy, geminin Amerika için neredeyse bir düşman gemisi haline geldiğini, çok ciddi miktarda vergi cezası ödemek zorunda kalacaklarını, tek çözümün gemiyi satmak olduğunu başından beri biliyormuş. O yüzden Almanya’ya ulaşmadan ayrılmış ve evine dönmüş. F’nin söylediğine göre de gemide çıkan dedikoduların önünü almak için seni şirket yönetimine kendisi şikayet etmiş. Sana yazdığını söylediğin mektup bir veda mektubundan çok senden kurtulma planının bir parçası imiş sanırım.. Yine de kocası ile arasında sorun olmuşsun. Birlikte yaşamaktan kaçınmışlar ve Emy NY kentinde yeni aşıklar edinmiş. Bu haberler gemide ardınızdan oluşan romantizm bulutunu birden dağıttı. Gemi personeli bir süre sana acıdı ama bu duygu da çabuk geçti. Hatta en son duyduğum yorumlar senin servet avcısı bir jigolo olabileceğini ima ediyordu. Bu yüzden Emy için üzülüp senden kurtulduğu için sevinenler bile oldu. Biz gemiden ayrıldığımızda, konu çoktan unutulmuştu bile. Kısacası bildik bir durum. Zengin olan her koşulda kazanır.
Kimin için yas tuttuğunu bilmeni istiyorum.
Üzgünüm
Ma
Posta İdaresinin Notu: Sayın müşteri, gönderinizin alıcısı belirtilen adreste bulunamadığı için iade edilmiştir.
Mehmet’in J., zengin kadın tarafından kullanılıp atılmıştı uzun mektubun kısası. J. bunu ne sezebilmişti ne de öğrenebilecekti!
Kendi payıma, bu uzun öyküden yoksun kaldığımıza üzüldüm.
* * *
Bir başka karakter ise, en azından elimizdeki parçalar itibariyle isimsiz bir Alman işçisi. Hayat onu Nazi sempatizanlığına sürüklüyor. Milyonlarca benzeri gibi.
“Dalgalar ve çakılların kavgasını izledi uzun uzun. Anlamsız gibi idi. Eşit aralıklarla dalgalar dövüyordu sahili, gücünü ve sesini yitirip geri dönüyordu. Yerini çakıl taşlarının çıkardığı gürültüye bırakarak. Çakıl taşları ise gelen her dalgada yitirdiği konumunu değiştirmeyi ve daha sağlam tutunacağı bir yere yönelmeyi deniyordu. Nafile bir uğraş. Bu kavgada yitiren hep çakıllar olur diye düşündü. Gittikçe küçülürler ve yok olurlar. Tıpkı yaşamlarımız gibi.”
“Yitirdiği oğlunu düşündü sonra. Savaş bitmek üzereydi. Oğlunun görevli olduğu gemi Bolşevik uçakları tarafından bombalanmış, daha önce işgal edilen topraklardan tahliye edilen pek çok sivil ile birlikte sulara gömülmüştü. Kayıtlara kayıp olarak geçmişti. Öldüğünün kanıtı yoktu, yaşadığının da. O soğuk sularda birkaç saat bile kaçınılmaz son demekti. Karaya vurmuş muydu bedeni, dibe mi çökmüştü? Dalgalarla ufalanan çakıl taşları gibi küçülmeye fırsatı bile olmamıştı oğlunun.”
“Ne kadar berbat yıllara doğmuştu oğlu? Daha dünyaya gelirken en kötü zamanı seçmişti ve bu kaderini belirlemişti. İlk savaşın son günleriydi. Ortada herhangi bir yenilgi belirtisi yoktu. Bir emredenler gurubu birliğe geldi, tüm silahları topladılar ve ‘Savaş bitti, evlerinize dönün’ dediler. Bu kadardı. Cepheden Hamburg’a dek yürümüştü. Kenar mahallelerin birinde daha önce oturduğu eve geldiğinde yerine bir ailenin yerleştiğini gördü. Tüm kişisel eşyalarını komşuya vermişlerdi. Oysa komşularıyla hiçbir zaman selamlaşma sınırının ötesine geçmemişti tanışıklığı. Kapıyı çaldı, açıldı. Bildik bir kadın yüzüydü gördüğü. Selam vermek ve emanetlerini sormak için ağzını açtı, konuşamadı. Buyurgan bir ses ‘İçeri gel, açsındır’ dedi. ‘Hem dışarısı soğuk biraz.’”
Oğlunun annesi olacaktır komşu kadın. Onun kocasından ölüm haberi gelmişti geriye.
“Eski dostlarının yardımıyla bir tersanede kalıcı bir iş buldu. (…) Amerika’lı ve zengin bir aile için yat yapıyorlardı o sıra. Oldukça görkemliydi tekne. Daha planlar çizilirken ismi belliydi. Aynı isimle yapılan üçüncü tekneydi. Tümü aynı aile için sipariş edilmişti. Kadının bir takıntısı vardı. Gövdesi özel bir kuşa, Afrika kuğusuna benzesin istemişti müşteri ve o kuşun adı teknelerin de adı oluyordu; Savarona. Yüzlerce metrekare alan tik ağacı ile kaplanıyor, ek yerlerine önce keten sıkıştırılıp sonra zift dökülüyordu. En sonunda biten yüzey zımparalanıyor ve parlatılıyordu. Avrupa’nın hemen her yerinden antikalar geliyor, süsleniyordu gemi. Kızaktan indirme zamanı geldiğinde bulabildiği en güzel elbiseleri giydi. Oğlunu ve kızını giydirdi, ellerinden tutup törene götürdü. Almadılar tersaneye. Avrupa sosyetesi için düzenlenen bir parti vardı ve kızak ekibi dışında hiçbir çalışanın o gün orada işi olamazdı. Eve döndüler ve bir daha asla bu tür törenlere katılmaya kalkışmadı.”
Bu tür törenlerde yeri olmayanlar gamalı haçın gölgesine sığındılar.
“Yaratıcıydılar ve sorunları gelişip güçlenmek için fırsata çeviriyorlardı. Kahverengi ceketleri ve kızıl-siyah-beyaz gamalı haçlarıyla donattılar bütün ülkeyi, görkemli toplantılar düzenlediler, kavgalar çıkardılar. Tüm ülkede etkili oldular. Seçimler kazandılar, son savaşın utanç dolu teslimiyet koşullarını hiçe sayacaklarını ilan ettiler ve bunu yaptılar da. Tüm sorunlar son savaşın galipleri ve onlarla ortak olan Yahudi ırkı idi. Kaldı ki sosyal demokratlar da vardı. Bolşevik fikirleri savunuyor ve ulusun bütünlüğünü bozmaya çalışıyorlardı. Yok edilmeliydiler. En azından etkisiz hale getirilmeliydiler.”
Herkesin tutabileceği bir kulp vardı Alman şahlanışında.
“(…) dünyanın en güçlü savaş makinasını inşa edeceklerdi. Geminin adı bile belliydi : “-‘Bismarck’. Tam 45 bin ton olacaktı. Bu iş demekti. En az bir kaç yıl daha iş. Bu yeni ev demekti. Bahçe içerisinde bir ev, o an yaşadığı harabeden kurtulmak demekti. Bu kızını evlendirebilmesi, oğlunu denizci olması için askeri okula kaydedebilmesi demekti. Tencerede patates ve domuz yağından başka şeyler pişirebilmek demekti. Kekler, tatlılar yiyebilmek, daha kaliteli sosis, ucuz sıcak şarabın içine biraz kanyak, bira, tütün ve hafta tatili demekti.”
“Artık ‘Gorch Fock’ yok. (Denizci bir şair veya yazarın takma adıydı. Birinci savaşın ortalarında batırılmıştı gemisi, ölmüştü ve adını onurlandırmışlardı.) Komünistler savaştan sonra gemiye el koymuşlar ve adını değiştirmişler. Şimdi adı ‘Yoldaş’ olmuş. Komünistler denizcilerini eğiteceklermiş. (…) Kendi ellerimizle yaptığımız en güçlü canavar ‘Bismarck’ bile 6 ay savaşamadı. Batırılmıştı övünç nedenimiz. O büyük ulus yok artık. Sadece yenilmiş çökmüş bir topluluk var. Ölümler, yoksulluk, işsizlik ve açlık kazandı ikici büyük savaşı da. Bir de komünistler.”
Üstelik yalnızdı artık. Bir kez daha.
“Sakalını sıvazladı, az önce yediği somunun birkaç kırıntısını üzerinde buldu. Ağzına attı, emdi. En son ne zaman sosis yediğini, şarap içtiğini hatırlamaya çalıştı. Bulamadı. Bastonuna dayanarak ayağa kalktı, güvensiz titrek adımlar atıyordu.”
“Sen niye gittin ki durduk yerde? Oysa her iki savaşın da bitişini görmüştün. Sanırım benden kaçtın. Dinlemezdim hiç seni. Sense sürekli bir şeyler anlatırdın. Keşke dinleseydim. En azından tanırdım seni. Tanıdığım bütün kadınlar gibi tombuldun biraz. Savaşın son yılında zayıflamıştın. Bir harabenin, sen önünden geçerken (tüm savaşın kalıntıları sanki) üzerine yıkılması ne acı? Yokluğunu kabullenmem uzun sürdü. Garip değil mi? Varlığının farkında bile değildim oysa. Beni sevip sevmediğini hiç sorgulamadım. Seni sevip sevmediğimi de. Öylesine kabullendik birbirimizi. Seni sevinçli gördüğümü hatırlamıyorum. Nasıl gösterirdin heyecanlandığını? Oğlumuzun ölüm haberini aldığımızda ağlamıştın. Hatırlıyorum. Bir de kızın o serseri nazi bozuntusu ile çekip gittiği zaman. Şimdi kim bilir nerelerdedir? Seni özledim.”
(…)
“Yatağa doğru birkaç adım attı, çarşafa sinen kendi ter kokusunu daha yatmadan aldı burnu. Uzandı. ‘Bu kadarmış benim payıma düşen.’ Yarına dair ne bir plan ne de bir beklentisi kalmamıştı. Sabah kalkmak için bir nedeni de. Kapadı gözlerini. Kendini küçük bir tür ölümün kucağına bıraktı.”
* * *
“Yazar Mehmet”in kurgusunu biri tamamlar mı, bilemem. Yarım kalmaya, bir fikir olmakla yetinmeye mahkûmdur belki de. Ama olsun; kanıtıdır Mehmet’in yarınlara dair planlarının, beklentilerinin olduğunun.
Komünist Mehmet ise, devrime inana inana ama erkenden aramızdan ayrılan başkaları gibi “iktidara geldiğimizde biz şöyle yapacağız…” diye konuşurdu. Sakın o dilden vazgeçmesin kimse. Cayan olursa “takma kafana demez”, kafasına binerdi Mehmet.