Asaf Güven Aksel
İhtimal Bazı Kafalar Kesilecektir
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:23 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:23
Güncel bir olaydan giriş yapalım. Aslında çok da güncel değil. Çünkü, Brüksel’deki üçlü hazırlık turnuvasında, Fenerbahçe, Belçika temsilcisi Standard Liege ile maç yapalı epeyce olmuş. “Niyeyse” bir süredir futbolla ilgimi kestiğimden, haberim yoktu. Televizyonda özetine denk geldim geçen gece. Hızla akan görüntüler arasında –tempolu maçmış demek ki– yanlış gördüğümü düşündürten bir şey ilişti gözüme ve geçti gitti tam algılayamadan. Yok, tamam, tabii Guiza’nın birinci dakikada gelen ortaya vurduğu voleyle gol atması da gözlere inanmamayı gerektirebilir, ama bu başka bir şeydi. Bildiğiniz gibi, Fenerbahçe’yle hiç ilgilenmememe karşın, bir daha gelir mi ekrana diye izlemeye koyuldum. Evet, doğruydu. Tribünde, hatırı sayılır büyüklükte bir pankart duruyordu Türkiyeli izleyicilerin önünde. Ve üzerinde, sonradan, futbol denen arkaik eylemin Fenerbahçe nam takımının taraftarlarının resmi sitesi antu’dan da doğruladığım şey yazıyordu: “Fakat İhtimal Bazı Kafalar Kesilecektir – Ordu Kumandanı Mustafa Kemal – Kasım 1922”…
Vay canına!
Sitenin forum bölümünde, büyük coşkuyla ve takdirle karşılanmıştı pankart, dinci gericiliğe, tarikatlara, laik cumhuriyeti yıkanlara verip veriştiriliyordu.
Bir daha vay canına!
“Niyeyse” spor sayfalarına bakmıyorum bir süredir de, siyaset sayfalarında da bunun haber olduğuna rastlamadım. Tıpkı, yarıda kalan Shakhtar Donetsk maçının bütün ayrıntılarının verildiği, ama tribünlerin sürekli “hükümet istifa!” diye bağırdığını, maça giden arkadaşlardan öğrendiğim gibi.
Neyse, mesele bu değil, zaten futboldan soğumuşum, geçmişimi unutturmaya çalışıyorum, buradan Fenerbahçe ve “şike operasyonu”nun yarattığı sarsıntıya ilişkin tezler üretecek değilim, maksat konuya giriş olsundu. Sarı-lacivertlilerin maçı 3-1 kazandığını söyleyip geçeyim.
Ama görülen o ki, Fenerbahçe’nin bir takım tutacak kadar şapşal taraftarı, nice entellektüelin üzerinde kavramış meseleyi, doğru ya da yanlış, takımı üzerindeki operasyonla, “yeni rejim”in sahiplerinin niteliğini saptayıp, kendisine tarihsel bir dayanak olarak Jakoben tavrı bulmuş. Ha, biri çıkar, söz konusu kelle sahibinin Aziz Yıldırım olduğunu iddia eder, buradan bambaşka bir sonuca varırsa, ona da itiraz etmem. Ben antu’nun yalancısıyım… Ha, bir de, Fenerbahçe Yüksek Divan Kurulu Başkanı Yüksel Günay’ın, kürsüden söyledikleri var: “İslami hareket ve tarikatlar, kulübümüze sızamayacaktır, Cumhuriyet değerlerini terk etmeyeceğiz.”
Pankarttaki sözün, Meclis’te saltanat ve hilafet yanlılarının, Diyanet sorumlusu mollaların homurtularının yükseldiği sırada söylendiğini bilirsiniz. Şöyledir:
“Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır”… Osmanlı’yı kastederek, “şimdi de Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzuubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes, meseleyi tabii karşılarsa, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
Biz bu sözlerde özetini bulan şeye, sosyal devrim diyoruz. Biz böyle dediğimiz için, gericisi, liberali, “diktatörlüğün açıkça itiraf edilişi” diyor. Çok tartışılmıştır bu sözler. Yeni de değildir bu mesele. Yoksa Engels, niye, “bazı sosyalistler, son zamanlarda, otorite ilkesi diye adlandırdıkları şeye karşı düzenli bir haçlı seferine girişmişlerdir. Şu ya da bu eylemin otoriter olduğunu söylemek onu mahkum etmeye yetmektedir” deyip sürdürsün: “Bu baylar hiç bir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla –akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla– dayattığı bir eylemdir ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir.” Ve Paris Komünü’nü bu gücü yeterince kullanamamakla eleştiriyordu. Kim ki, bir devrimde otoriteyi eleştiriyor, gericiliğe hizmet ediyordu Engels’e göre.
Bu, proleter devrimler için geçerlidir. Burjuva devrimler için geçerlidir. Karşıdevrimler için geçerlidir. Tarih, bunu böyle kaydetmiştir. Sosyolojik açıdan da, sadece devrim dönemlerinin değil, biçim değiştirerek, bütün bir iktidarlı toplumların tunç yasası budur.
Konuya dönecek olursak, yukarıdaki söylemde saltanata ve hilafete karşı, Meclis’in “padişahım, halifem, efendim”ci mollalarının suratına açıktan atılan şamar, “Birinci Cumhuriyet”in Jakoben tavrını ve genel yönelimini göstermektedir. Bütün bir cumhuriyet tarihinin bir dizi hesaplaşma noktasından biri budur. Kemalistlerin 1930’larda yalpalarını büyütmeleriyle, 40’lar ve 50’lerde rövanşı vermeye başlamalarıyla, sınıfsal ve dolayısıyla ideolojik karakterleri gereği direnemedikleri ve direnemeyecekleri süreç, bugün tamamlanmış, ve “ihtimal bazı kafalar kesilecektir” sözü karşıdevrimin kürsüsünden yükselmiş, gereği yerine getirilmeye başlanmıştır.
Devrimlerin ve karşıdevrimlerin tunç yasasıdır, evet…
Son olarak, kuvvet komutanlarının “gönüllü emeklilik”leri, mağlubun, kafasını uzatmak üzere giyotinin basamaklarını tırmanmaya başlamasıdır. “Birinci Cumhuriyet”, çoktan silah bırakmıştır. “İkinci Cumhuriyet”, otoritesini her alanda kullanarak, iktidarını pekiştirmektedir. Bunda ahlanıp vahlanacak bir şey yoktur, tarihsel materyalistler açısından.
Şimdi bu ortamda, Türkiye Komünist Partisi, kendi sınıfının otoritesini hâkim kılmaya, üçüncü bir cumhuriyet için savaşmaya çağırırken, “hiç devrim görmemiş baylar”ın sinameki sızlanmalarına karşı da bir saldırıdan söz ederken, bu gerçeklik zemininde bakmakta olsa gerek siyaset arenasına.
“Birinci Cumhuriyet”in gericiliğe karşı ceberrutluğuna kıyasıya eleştiriler, “İkinci Cumhuriyet” otoritesini yürekten kabullenmeyle sonuçlandıysa, diyalektiğin ve tarihsel materyalizmin, sosyal olguların yöntemlerden çok yönelimlere bakılarak değerlendirilebileceği savını tekrar tekrar işlemek, belki de boynumuza asılmış bir Sisyphos kaderidir…
“Ben, üçüncü bir cumhuriyet kuracağım, ben sosyalist cumhuriyet kuracağım” demek, ben, emekçi sınıfın iradesini dayatacağım, ihtimal bazı kafalar kesilecek demektir. İrade dayatmaya, otoriteye, zora karşı söylemlerle hesaplaşma, bunun küçük de olsa ayrılmaz bir parçasıdır.
İşte bunun bir uzantısı olarak, TKP’nin neden “Üçüncü Cumhuriyet” kavramını kullandığı, neden sosyalizm demekle bırakmadığı üzerinde durmak da gerekecektir.
Kafalarda, “İkinci Cumhuriyet”çi bir karşıdevrimle yıkıldığı söylendiğine göre, “Birinci Cumhuriyet”e bir devrimci nitelik atfedildiği, oysa, gerek sola, gerek Kürt halkına, gerek emekçilere de en az gericilik kadar, hatta gericilikle uzlaşmalarına bakılırsa çok daha sistematik “otorite uygulamış” bir rejime böyle bakılıp bakılamayacağı sorgusu, defalarca tartışılmış olsa da doğmuştur kaçınılmaz olarak.
Dedik ya, boynumuzda bir Sisyphos kaderi…
Birinci, ikinci ve üçüncü cumhuriyete bu “zor” temelinden bakmayı, önümüzdeki haftalarda sürdüreceğim. Şimdilik, Arslan Başer Kafaoğlu’na bir saygı duruşu için burada kesiyorum.
Uzun zaman, çok şey paylaştık. Ama, madem Fenerbahçe’yle başladık, onunla ilgili bir anıyla bitirelim. Sıkı bir taraftardı. Bir gün, önüne gelene yenilip duran takıma sövüp saymalı uzunca bir otobüs yolculuğundan sonra, Taksim’de inip ayaküstü söylenmeye, durum nasıl düzeliri konuşmaya devam ediyorduk ki, laf arasında, “Bir ekonomist alalım” dedi. Zaten celallenmişim, yol boyu dolduruşa gelmişim, o gazla, her şeyi ekonomiye bağlamanın saçmalığından, kulüpteki para babalarından, şirket yöneticilerinden girip, aslolanın teknik direktör, oyuncular filan olduğundan çıkıp uzunca söylendim. Dinledi, dinledi. Sonra sakince yüzümü kızarttı: “Ulan şu bayiden Economist alalım dedim alt tarafı…”
Hoşça kal Arslan ağabey.