Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Asaf Güven Aksel

Asaf Güven Aksel

“Extramücadele”nin Anlaşılamayan “Evet”leri

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:13 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:13

Değişik açılardan yapılmış çok sayıda haberle genel olarak medyada yer aldığı gibi, soL’da da genişçe yer verildi, Tophane’deki sergiye, galeri binasına, ziyaretçilere ve sanatçılara yapılan hunhar saldırıya. Hem köşe yazmak, hem editörlük gibi, aynı gün yazan diğer arkadaşlarınızın yazılarını önceden görmek durumunda olduğunuzda da, bazen yazmayı tasarladığınız ya da yazdığınız konunun işlenmiş olduğunu görüp böyle kalakalıyorsunuz. Tekrara düşmemek için, yeni konu aramaya başlıyorsunuz.

Aslında, bu saldırıdan çok önce, Eylül ayının Milliyet Sanat’ını okuduğumda, bir değinmek gerekir diye düşünmüştüm şu “extramücadele” meselesine. Dergideki röportajın başlığı dikkatimi çekmişti: “Çözüm, magazinleştirilmiş bir tür komünizm mi acaba?” Eh, bu tembellikle, ha bugün ha yarın diye diye yazana kadar da, malum olay yaşandı.

Okumuşsunuzdur, okuyacaksınızdır, “mahalleli tepkisi”nin analizini, ne anlam ifade ettiğini, “münferit”, “büyütecek bir şey yok” açıklamalarının kodlarını… Bizim konuya nasıl baktığımız belli. Yalnız, söylenenlerin tekrarından kaçınmaya çalışıp da konusuz kalmış bendenize de bir hak verin de, “eh, bu durumda yazmak doğru olmaz” deyip ertelemeciliğime bir de kılıf bulmuşken iyice caydığım meseleye, tamam, durumun nezaketini gözeterek dozu hafifletilmiş biçimde de olsa döneyim ve olguya bir de “extramücadele” açısından bakayım.

Belki böylelikle, bu türden şeylerin sıkça yaşandığı ve artarak yaşanacağı bir ülkede, sanat üretenlerin sosyolojik konumlanışları, işlevleri, perspektifleri üzerine de bir tutamak bulmak mümkün olur.

Milliyet Sanat’takine çok benzer bir başka röportajın Radikal’deki başlığı da “35 milyon penis, 35 milyon vajina, tek bir kafa”ydı ve burada, dergideki giz perdesinin yırtıldığını, “extramücadele” kod adlı, bir grup olduğu sanılan ama aslında tek kişilik “üretici”nin adının verildiğini de okumuştum. O tek kafa, Memed Erdener adlı bir grafik sanatçısıymış. Ama, kendisi bu isimde birini tanımadığını felsefi bir ifadeyle söylediğinden, yine “extramücadele” diyelim biz.

“Felsefi ifade” deyince, herhangi bir kinayede bulunmuyorum. Gerçekten de, sorulara verdiği yanıtlarda, onca bu alanda debelenmişliğime karşın, “ne diyor yahu” diye apışıp kaldığım şeyler söylüyordu “extramücadele”. Bir tür, Yaşar Kemal’in Taşbaş Efendi’siyle karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm. Söylediklerinin anlamından çok, anlam çıkarmaya çalıştığınız için keramet barındırdığını sandığınız sözler öbeği önünde arpacı kumrusuna dönüyordunuz aslında. Sıkıldığınız bir noktada da, “iş”lerine bakmaya karar veriyor, aynı şeyi burada yaşıyordunuz bu kez, ama burada, “felsefe neyse de, plastik sanatlardan hiç anlamama” güdüklüğünüz devreye girdiğinden, bu bönlükten kendinize pay çıkarıyordunuz.

Misal, az gelişmiş algınızla, çok kullanılan bir örneğe baktığınızda, bir buğday tarlası fotosu üzerinde, yaldızlı heykelini görüyordunuz Atatürk’ün, arkasında da, canlılıkla resmedilmiş kocaman bir karga. Karga pek kargaya benzemese de, çalışmanın adı “Karga ve Atatürk” olduğundan, bunun da kargadan başka kuş tanımayanlar beldesinde, acaba metamorfoza uğramış bir kanatlı göndermesi mi olduğunu düşünüp es geçiyordunuz ve mesaja yoğunlaşıyordunuz. Siz tarladaki Atatürk’ü tabulaştırır, heykelleştirir, kalıba dökerseniz, o küçülür ve aha karga da gelir onu bir hamlede yutacak boyuta ulaşır. Bu mudur? Ne bileyim, sallıyorum. Keza, kanatlı bir biblo olmuş Atatürk heykelini kafa üstü çakılmış görünce de, benzer bir eleştirel bakış sonucuna varıyordunuz: “Melek Atatürk ya da Rodin Kemalist Olsaydı.” Peki. Sinek kızı ve maça kızı figürlerinin “tek iskambil kağıdı” olarak tasarlandığı türbanlı çalışmada, kızlardan birinin gül, birinin kılıç tutması da size bir uyarıcı gibi geliyordu, adı “Nereden Bakıyorsan” olsa da…

Röportajda, her söylediğiyle bir “kelam eyleyen” narsisizmle mi, fikirlerini açıkça ifade etmekten çekinen bir siniklikle mi, belli bir fikri olmayışı “derinlik”le örtüşle mi baş başa kaldığınızı anlamak gibi bir uğraşa düşmenizde, “şeyh uçmaz, mürid uçurur”cu bir Taşbaş’lığın payını da görüyorsunuz. Açılacağı haber verilen, açıldığında da saldırıya uğrayan sergisinin, haberlerdeki ifadeyle “solo sergi”sinin adı “Extramücadele 2010: Bunu ben yapmadım siz yaptınız”dı. Bu çok yaratıcı, çarpıcı isim de nereden gelmişti aklına? Bunu soruyorlardı, o da yanıtlıyordu: “Çünkü bunu gerçekten ben yapmadım, siz yaptınız. Mesela şu pencereden dışarıya bak, görüyor musun? Şuradaki lisenin avlusunda işte… 13 yaşında bir kız çocuğu. Müdürün ‘hazır ol’ haykırışıyla dimdik, ayakta bekliyor. Gözleri kartal gibi keskin bakıyor. Bunu ben yapmadım siz yaptınız!”

Burada zurna zırt diyor, geriye kalan bütün sözlerini boşverseniz de. Ama önce, şu “şeyh – mürid” meselesi. Yahu, bu sergiye ad olan şey, Picasso’nun Guernica’sından bu yana, harcıalem olmuş bir rivayet sözü değil midir, bunun neresi “acayip yaratıcı” da, bu sanatçı da bunu binbir çalımla keşfi gibi üstlenir, bilinmez. Aman, geçelim, belki anlamadığımız bir gönderme vardır.

Lisenin avlusunda müdürün emriyle hazır ola geçmiş kız! Böyle durup kartal gibi bakan liseli kızı göz önüne getirmeye çalışınca, acaba okul lise ama, ilköğretim kısmı da mı var deseniz de, sanatçının muradı açık: Otoriter kurumlaşmaya dönüşmüş bir Kemalist zihniyet uzantısı, “isyan” temelinde karşıtlarını doğurur ve güçlendirir. Türbandan bakan bir sürü göz akriliği de böylece “Mit” adını alır ve bakarsınız ki, Anıtkabir’in sudaki yansısı, bir kanalizasyon mazgalına dönüşmüş.

“Bütün çocuklara sürekli teneffüs” aforizmasıyla da, “özgürlükçü” perspektifini iyice dışlaştırıyor “extramücadele”. Hayali müşterilerden gelen siparişlerle çalıştığı vurgusunu, bu müşterileri tanımlamakla güçlendiriyor: “Üniversiteye alınmayan türbanlı kız, Kürtçe konuşması hoş karşılanmayan adam, Avrupalılaşanlara karşı çıkan İslamcı, İslamcı’nın karşı devrim arzusundan rahatsız ordu, sol aydının hezeyanları…” Geniş bir portföy gibi duruyor ilk bakışta. Sonra, dank ediyor ki, yahu bu, gerçekten de saldırıya uğradığına şaşıran “sergi çevresi”nin ifadesi gibi, bir “evet!”çiliğin mahçup manifestosu… Çıplak kollarını havaya kaldırmış kızların ortasında, şekilsel olarak sırıtmayan cami minarelerinin bileşimi! Ve ne çare, bir kolaj çalışmasındaki imkânların, reel hayatta geçersizliği…

İşte şimdi, “anlaşılamamaktan” şikâyette yerden göğe haklıdır “extramücadele” ve tuval arkadaşları! Sanat ince iş, ne anlar enafı, mahallelisi, kimse kendi köyünde peygamber olamaz diskurudur Taşbaş’ın hazin öyküsü ve bunca keramet, bir kadeh yüzünden tuz buz olur.

Şimdi durup düşünecektir belki “extramücadele” rüyasının tabirini. “Karanlık basmış, arkama bakmadan büyük bir ormanda koşuyorum. Yaptığım büyük kötülükler, hasislikler, heyula gibi dev, kör bir iblis olmuş peşimden kovalıyor. Sonra ortaya dev bir kara türbanlı kadın çıkıp ormanın derinliklerine doğru şöyle bağırıyor: ‘Aylaklık, yüzyıllar sonra cool bir edayla geri dönecek şehirlere, sokak aralarına, mutfaklara ve yatak odalarına…’ Birdenbire uyandım!”

Görülen o ki, nah uyandın kardeş, o “her anlamda pastoral ve pagan anlamlar taşıyan” diye allayıp pulladığın rüyadan. Karanlık mahallelerde ve plazalarda aynı anda başlayacak savaşın, “seksi bir işsiz ve fena halde kışkırtıcı bir fakir” eliyle sürmesinin de bazen kâbus anlamı taşıyacağını ve “Düvel-i Muazzama’nın dev bir ereksiyonla fışkırması” gibi vecizelerin işlevsizliğini, belki de ormanda kaçtığın yolun yanlış rotasına işaret ettiğini görüp, bir daha sıçrayacaksındır yatağında. “Cool” edalı aylaklık, “sol aydının hezeyanları”nı bir daha gözden geçirmeli belki bu noktada…

Bu arada, güme giden bir çözüm önerisi daha var, yaşanan saldırı nezdinde: “Çözüm, magazinleştirilmiş bir komünizm mi acaba? Yani, daha da açarsak, şöyle bir şey mi acaba: Bir tür komünist magazin! Carla Bruni ya da Naomi veya Kate Moss maden işçileriyle takılıyorlar. Ve çok şey değişiyor. Farkındaysan, kurtarıcı olarak ‘güzellik’i konumlandırdım. Bu teorimde sınıflararası uçurumu güzellik kapatıyor. Mesela bu bağlamda daha ayrıntıya girersek, Hürriyet’in Kelebek eki komünist ve toplum dönüştürücü bir yayın gibi ele alınabilir.”

“Güzellik”, Kate Moss cismiyle tanımlanabilseydi, kavramsal karşılığını bulabilseydi, iş kolaydı. Metafor da bir yere kadar. Bunca türban, bunca ay yıldızın yeri değişmiş bayrak, bunca yaldıza boyanmış heykel bir araya gelip, ortaya yönünü kaybetmiş bir manifesto çıkarıyorsa, iki şeyden biridir: Bir siyasal bakıştan mahrum zevzeklik, ya da elle gelen düğün bayram. Her iki durumda da, “extramücadele”, tırpan ya da türban ikilemi, gerisi iyilik, güzellik… “Bu teorimde, sınıflararası uçurumu…”

I ıh, tutmaz bu teori “extramücadele”. Çok şey böyle değişmiyor. Bak, “evet!” de desen “otoriter kurumlaşma”ya anarko, nihilist, dizboyu özgürlükçü itiraz da yükseltsen, toplum hazır değil, n’aaparsın. Sonuçta bir bakarsın ki, bunu sen de yapmışsın...

Asaf Güven Aksel 'ın Son Yazıları