Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Asaf Güven Aksel

Asaf Güven Aksel

Dijital Big Brother

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:57 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:57

soL dergisinin geçen haftaki ağırlıklı konusu, şu an sayfalarında dolaşmakta olduğunuz haber portalının birinci yılını doldurmuş olması vesilesiyle bilgisayar ve internet kavramına ayrılmıştı. Yaygın dolaşıma girdiği günden bu yana, internet karşısında tümüyle artılarına ya da tümüyle eksilerine odaklanıp tavır geliştirenlerin dışında kalan geniş çoğunluk, aslında “araçlar ve amaçlar” eksenli bir iktidar problemi tartışmasını sürdürüyor.
İnternet olgusu etrafındaki tartışma, bir açıdan, “iktidar” sorununa, anarşistlerin ve sosyalistlerin temel ayrımlarından birine gönderme yapıyor bende. “Kötülüklerin kaynağı”, kullanılan araçlar mı, kullanan el mi… Araca mı sırt çevirmelisiniz, kumandasına mı geçmelisiniz…
Tıpkı, internetin ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya zamanını hasredenlerin de, bunu paylaşma alanı olarak interneti kullanmasındaki “çelişki”nin basitçe ortaya koyduğu gibi, dışınızdaki bir belirleyici etmeni “es geçme” şansınız, teknolojide de, sosyal yapıda da yoktur.
Teknolojinin sunduğu olanaklarla, bu olanakların kullanılma yönü arasındaki ayrım, kendisi “nötr” olan araçlar ve o araçlara hâkimiyet eksenli bir değerlendirme açısından ele alınmadıkça, söylemler ve realite arasında bir yarılmanın yaşanması kaçınılmaz.
Dergide de söylenmiş genişçe, bilgi kirliliğinden, bir yöne kanalize edişten, ideolojik tahakkümden, çocuk pornosundan bakarsanız internet gerçekliğine, kullanımını reddetme temelli diskurlar çekebilirsiniz. Ama, bir iletişim olanağı, paylaşım ortamı olarak, hangi yönde kullanılmasına karar verebileceğiniz bir nitelik de taşıyor olması, malum “iktidar bizzat kötüdür” yaklaşımının felsefi doğruluğunda ya da “nihai amaç” olarak yadsınamazlığında olduğu gibi, atılması gereken “el değiştirme” adımının üzerinden atlanıldığında, bunların “teorik açılımlar”dan ibaret kalmasıyla sonuçlanacaktır, yaşama etkisi olmayacaktır.
Nesnel bir vakıa olarak internete, soL portalının işlevi penceresinden baktığınızda, tablo değişiverir. İktidar aygıtının, bizim kumandamızda alacağı yeni içerik gibi.
Bu biraz karmaşık gibi görünüyor olabilir. Döne döne üzerinde dururuz. Ama, hangi perspektiften yaklaşırsanız yaklaşın, bilgisayarın ve internetin sabit kalıcı bir niteliği var ki, asıl problem orada yatıyor. “Kişisel bilgisayar” yanılsaması. Dijital özgürlüğün, aslında her kullanıcının bir zincirin halkasına dönüştüğünün gizlenmesinde kullanılan bir şey olduğunu unutuş. Bir daha hatırlayalım o 25 yıl öncesinin ünlü reklamını.
Kara-ütopyaların, kasvetli görüntüsüdür izlediğimiz. Gri, puslu bir dünya. Tek tip “örtünmüş” insanlar, kafaları kazınmış, bakışları bir noktada sabit, ifadesiz, donuk bir yüzle, ayaklarını uygun adım “sürüyerek”, düzenli saflar halinde toplantı salonuna ilerlemektedirler. Dev bir ekran vardır karşılarında, bakışlarını yönelttikleri. Sıralarda yerlerini alırlarken de sadece oraya bakarlar. Konuşmazlar. Birbirlerine bakmazlar. Silahlı, laboratuvar giysili muhafızların eşliğinde, ekrana bakar, dinlerler. Aralarında, kadın ya yoktur, ya seçilmemektedir. Ekranı bir yüz doldurmaktadır. Big Brother. Ortalıkta tek duyulan, metalik bir sestir. Big Brother, “tebası”na yönergeler sunmaktadır. “Tek” olmaktan, “Aynılık”tan, “Farklılığın ölümcüllüğünden”, “Tarihi, karmaşadan arınmış bahçelerinde yeniden yazmaktan”, yenilmezlikten, dünyaya hâkim olmaktan söz etmektedir.
Genel akış budur, ama, görüntü, zaman zaman, araya giren kısa sekanslarla kesilir. Bütün o kasvetin, griliğin ortasında, beyaz atleti, kırmızı etek/şortu, spor çoraplarıyla bir genç kadın, elinde atletizm çekiciyle koşmaktadır. İşte, toplantı salonuna giden koridorda. İşte salona girdi. Peşinde silahlı muhafızlar. Geriye kalan herkes, pür dikkat ekrana bakmayı sürdürüyor. Ekranda Big Brother, beyin yıkamaya devam ediyor. Genç kadın, kendi ekseninde dönüyor, dönüyor... Bir çığlıkla çekici fırlatıyor. Paramparça olan ekrandan, müthiş bir ışık fışkırıyor. İnsanların aydınlanan yüzündeki, bir büyüden kurtulmuşluk ifadesinin üzerine, bir yazı düşüyor: “Apple Computer, 24 Ocak’ta Macintosh’u tanıtacak. Ve, 1984’ün neden ‘1984’ gibi olmayacağını göreceksiniz!”
George Orwell’ın 1949 tarihli ünlü kara-ütopyası “1984” romanının, “Big Brother” kavramının bütün dünyada tartışılmaya başlandığı bir döneme denk düşmesi nedeniyle değildi, bu reklamın gördüğü ilgi. Tabii, çekici fırlatan kızın çekici oluşu da, -güzel Türkçemiz!- yeterli faktör değildi.
Önemli olan, “pc” kavramının doğuşuydu. Personel computer. Bugünün yerleşik yargılarıyla, o yıllarda doğan heyecanı anlamak biraz zor. Tıpkı, Macintosh’un, ilk üretilen pc sistemi olduğunu, kişisel bilgisayar anlamına gelen bu kısaltmanın, DOS/Windows işletim sistemine mal edilen bir etikete dönüşmesinin komikliğini, artık kimseye anlatmanın mümkün olmadığı gibi. Kişisel bilgisayar, adı üzerinde evlere giren, herkesin kullanabileceği bilgisayar demekti. Bu heyecan vericiydi, çünkü o zamanlar, bilgisayar, büyük işletmelerin, içinden çıkılmaz formülleri ezberlemiş, uzun eğitimlerden geçmiş, bir tür “üst-insan” olan programcılar aracılığıyla kullandığı, gizemli bir kutuydu.
İşte, Apple, “1984”ün yaşanmayacağını söylerken, program dillerinden ve programcılardan, komut satırlarından, ezberlenecek formüllerden kurtulmaktan bahsediyordu. Bilgisayar kullanmak için bunlara gerek kalmamıştı. “Fare” adlı bir zımbırtının üzerine tıklıyordunuz, o kadar. “Pencere”ler açılıveriyordu. (Nitekim, bundan 11 yıl sonra, Microsoft da, komut satırlarından nihayet kurtulup, “Windows”u “keşfedecek”ti!)
Gel zaman git zaman, askerî haberleşme sistemi olarak “icat edilip”, yakın zamanlarımıza adını veren “internet” olgusuyla, bilgisayarın “kişiselleşmesi” arttıkça attı. Hem, öyle basitleştirilmişti ki sanal ortamda istediklerinizi herkesle paylaşmak, bir demokratikleşme yanılsaması beyinlere çakıldı kaldı. İnsanlar, nedense, interneti kullanırken, aslında devasa bir zincirin parçalarına dönüştüklerini, son derece sıkı olmasına karşın hissedilmeyen bir denetim altına girdiklerini hiç hesaba katamadılar. Bir makro sistem, evlerdeki bilgisayarı, kendi bilgisayar ağının uzantısı haline getirivermişti oysa. Bağlandığınız sitenin görünen yüzünü ekranınızdan kazısanız, o atletin (ah! Anya Major’du adı… neyse) suratının ortasına çekici fırlattığı adam çıkıyordu altından. Çok daha sinsi, çok daha egemen!
İnternet kullanıcısının özgürlüğü, ağdaki her bireyin “sayısal merkez” olarak tanımlanmasından, gerçek adlarının koda dönüşmesinden anlaşılabileceği gibi, “dünyayı kuşatan ağ”a takıldığının üzerini örtüyordu.
Bunun vahim sonuçlarının başında da, yaşamların bu ağ içinde sürdürülmesinin giderek artan bir dozda bağımlılık yaratması geliyordu ki, lafı uzatınca, bu asıl kısım bir başka yazıya kaldı…

Asaf Güven Aksel 'ın Son Yazıları