Asaf Güven Aksel
Cumhuriyet 11’i beklerken…
Yayın Tarihi: 25.10.2025 , 21:46 Güncelleme Tarihi: 26.10.2025 , 00:00
Boksla da ilgilenmiş bir yazar olarak Cortazar, okur nezdinde ringe çıkan edebiyat eserlerinde, romanın sayıyla kazanmak şansı bulunduğu halde, öykünün nakavt etmek zorunda olduğunu söyler. Çok da doğrudur. Bunu yerine getirdiği ve okura sert bir aparkat vurup, saydıran öykülerinden birinde, tavşan kusan bir adamı anlatır. “Paris’te Bir Genç Hanıma Mektup” adını taşıyan bu öyküden, uzun yıllar önce birkaç kafadar etkilenmiş, “11” adıyla kısa film yapmıştık. Ortalığı toparlarken, filmi kaydettiğim DVD geçti elime, izledim ve anımsadım. Filmin adı “11”di. Çünkü…
Bu paragrafı yazarken bile, CHP’ye kilit vurmaya denk “kongrelerin mutlak butlan davası”, Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce reddedildi. Bu şaşırtıcı normale, İmamoğlu hakkında bir de casusluk davası açılması eşlik etti aynı anda. Davaya, yine uyduruk soruşturmaların olmazsa olmaz zanlısı Merdan Yanardağ da dahil edildi ve “yönettiği öğrenilen” Tele1 kanalına “lirik” bir kayyım atandı…
Tavşan kusan bir adam anlatılıyor diye okuyanı nakavt eder mi bir öykü? Sanmam. Filmin adını “11” koymuştuk çünkü…
Sosyal medyada artık bizim kuşağın mecrası olan Facebook’ta, sözleşmiş gibi, birkaç arkadaşım bir yazı paylaştı. Kırıkkanat, Cumhuriyet’te, kuşkusuz Gezi atmosferinin de etkisiyle, bir vapur yolculuğunda “Ankara’nın Bağları”nı caz yorumuyla çalan gençlere çımacının müdahalesi üzerine, yolcuların bu hoyratlığa tepkisini yazmış on yıl kadar önce. Vapur çıkışında bekleyen zabıtalara da kendiliğinden örgütlü bir çalım atılmasını ve müzisyen gençleri sahiplenmeyi anlatmış. Bunca yıl sonra paylaşılmış. Çünkü…
O yazı, Nâzım’dan mülhem bir başlık taşıyormuş. Havanın kurşun gibi ağır olduğu, “sürekli tekmelenen bir halkın öfkesinin kabarmaya başladığı” saptamasıyla bitiyormuş. Ne zaman bu kaynayan kazanın kapağı atacak diye soruyormuş. Yazılalı on yıldan fazla olmuş ve Haziran’ın dumanı üstündeymiş oysa.
Hiç ilgimi çekmeyebilirdi, Aki Kaurismäki'nin “Umut Limanı” filmini çok gecikmeli olarak yeni izlemiş olmasaydım. Yakalanan bir grup mülteci içinden bir çocuğun, polisten kaçıp saklandığı, yoksul, emekçi bir mahallenin iyi insanları tarafından kurtarılıp, saklanıp Londra’ya gönderilmiş annesine kavuşturulması mücadelesini anlatan ve “bu mahallede mucize olmaz” derken, son evre kanseri de, düzeni de yenen “mucize”yi dayanışmayla gerçekleştiren insan sıcağının verdiği umut kalıyor geride, başrolü ayakkabı boyacısına veren filmin final jeneriği akarken.
Kırıkkanat, yazısını, o vapur yolcularının alt tarafı çımacıya ve zabıtaya karşı duruşunun, gündelik hayatlarında muazzam bir eşiği aşmak, kahramanlaşmak olduğuna vurguyla bitiriyor ki, filmin jeneriğinde de akabilirdi bu.
Ne yana dönseniz, sermaye düzeninin doğası kaynaklı, gerici hizmetkârları eliyle katranı ağdalanmış zifirî bir kötülük kesiyor soluğunuzu. Kafkaesk deseniz hafif kalır bir gerçeklikte, gözü dönmüş, fütursuz bir keyfîliğin elinde, haksız, hukuksuz sürüklenirken, çürüme ve çöküş insanı tahrip eder kendine yabancılaştırırken, bir özlem, bir umut anımsaması ihtiyacıydı belki de kimi arkadaşlarımın bu paylaşımı. Emek sömürüsünden doğa ve tarih yıkımına, kültürel çoraklığa, aralıksız kadın ve iş cinayetlerinden uyuşturucu pençesinde çocuk çetelerine, bir patron düzeni mafyasıyla, tarikatıyla hüküm sürer, işçisi, köylüsü, esnafı, memuru “açlıkla terbiye” edilirken, toplum çürütülürken, bir çımacıya diklenen amcayla, bir mülteci çocuğu düzene kaptırmayan mahalleyle umutlanmak Cortazar’ın tavşan kusan adamı gibi, biraz fantastik m’ola?
Emekçi mücadelesinin üzeri binbir yalan ve baskıyla örtülürken, AKP’nin kendi iç hesaplaşmasının da dahil olduğu bir hukuk skandalları dizisinden gözler alınamazken, iktidarın, “sadece bizi seçme özgürlüğünüz var” dediği noktada, CHP’nin aylardır meydanlarda topladığı küçümsenmeyecek ölçekteki kalabalıklar jenerik akıtamıyor, yetmiyor, kesmiyor, inandırmıyor besbelli. Bir vapur yolculuğunda, bir mahallenin tekne limanında, “sıradan yurttaş”taki Haziran genini, elini toprağa basıp doğruluşu, kahramanlaşmayı arıyor insan sanırım. Bir sevinç, bir gurur, bir tebessüm bahanesi.
O öyle olmuyor ama. Daha sürerken bile Haziran’ın “kendiliğinden”e sirayetini beklemek, sadece örgütlenmenin, birlikte harekete geçmekte öncü rehberliğinin önemini gösterir. Yolcular ve mahalle, bir amcayla, bir ayakkabı boyacısıyla ivme aldıysa da, altı çizilecek olan öncüyle örgütlenmedir. Sonrası mı? Sonrası…
Birkaç gün sonra, Cumhuriyet 102 yaşına, yokluğunda basacak. Kutlar değil anar gibi. Yurttaşları nerede ki, yeniden kursun, bu ülkenin sahibi olduğunu göstersin, anmalardan kutlamalara geçsin derseniz… Yani jenerikte yer alasınız gelirse…
Cortazar’ın kahramanı, Paris’e giden bir arkadaşının evinde, misafir olarak kalacaktır. Bunu istemez pek, çünkü, “böylesi derli toplu bir kurulu düzenin" içine bir yabancı olarak girmek ona ters gelmektedir. “Öyle bir kurulu düzen ki en ince hava ağları bile düşünülmüş”, her şeye sahibinin izi sinmiş. “Bu düzeni tamamen boyun eğerek kabullenmek ne kadar zor. Küçük bir gümüş tepsiyi şuradan alıp masanın öbür ucuna koyarken, insan ne kadar da suçlu hissediyor kendini…”
İşte burjuvazinin Cumhuriyet’in ağırlığından kurtulmak için bütün kurucu ileri değerlerini küpeşteden atmakta tereddüt etmezken, uzun yıllar boyunca ördüğü ağ buydu. AKP’nin temsil ettiklerini “doğalında” kabullenmenin zeminini oluşturmak. Emperyalizmin, patron sınıfının, gericiliğin dikensiz gül bahçesini yaratmak. 102’nci yılında Cumhuriyet, kendi evinde, yıkıcıların düzenini bozmaya çekinen bir misafire dönüşmüş durumda.
Ne var ki, Cortazar işte bu, “çekingen misafir”e bir illet yükler. Arada sırada minik bir tavşan kusmak. Kendi evinde, besler büyütür ve yahni olması için komşusuna verir, sonrakini kusana kadar rahatlar. Ama burada? Tabii ki, doğar doğmaz öldürerek de kurtulabilirdi, hem önce hem sonra. Ne var ki, o minik beyaz şey, kusarak da olsa sizden doğandır. İyi de burada misafirsinizdir. Bu kemirgen palazlanıp, tahribata başlarsa? Evin sahibesinin kendince kurduğu düzeni bozarsa? Türlü yöntemler dener, görünmelerini, seslerinin duyulmasını, sağı solu kemirmelerini, tüylerinin saçılmasını önlemek için. Olmasa da, bir umuttur işte, belki duracaktır bir yerde ve misafirliği içi rahat sürecektir.
Bir yerde durması umudu. Tamam Kafkaesk, tamam fantastik, ama duracaktır, kabul edilir bir stabillik gelecektir sabrı.
Cumhuriyet’in kendi evinde misafirliğinin bir sınırı vardır. Halkın, emekçinin, bu harami düzenin çarklarında, tüm yurttaşlık haklarını kaybedişini, tebalaştırılarak öğütülmeyi, benzersiz bir sultaya maruz kalmayı sineye çekmesinin istiab haddi vardır.
Nitekim, bir fabrikada, bir inşaatta, bir kadın ölümünde, bir sıska zeytin dalında, bir çocuk kanında, bir bebek fısıltısında, tavşanlar kusulmaktadır. Artık saklanamaz, zarar veremeyeceği noktada durdurulamaz. Zordur zaptı, doğası budur. Birikir, sıçrar….
Cumhuriyet, 102’nci yılında 11’e gebedir. Adını “11” koymuşuz o zaman filmin, Şimdi de koyardık.
“Bende pek suç yok, buraya geldiğinizde göreceksiniz, kırılan şeylerden birçoğunu İngiliz mağazasından aldığım yapıştırıcı ile onardım, canınızı sıkmamak için elimden geleni yaptım...”
Evet 10 tavşan kusma boyunca…
Ama sonra, bir gün 11’inci tavşan vücuda geldi… “Türkü mü, arı boku mu, neyse ne…” Taşıran!
“Benim düşünceme göre, on ile on birin arası aşılmaz bir uçurum gibidir. Anlıyorsunuz: on zararsızdı; bol yonca, bir elbise dolabı ve umut olduğu sürece birçok şey iyiye doğru gidebilirdi.”
Cumhuriyet ve yurttaşları, bir vapurda yol alır, bir mahallede hayatı akıtır gibi… Bir bekleyiş, bir tevekkül mü, öykümüzün nakavtı? Sayıyla çok gerideyken, on tavşan romanda olsa iş zordu… Ama bir de öncünün öyküsü var. Bir de sınıflı toplumlar tarihi. On… On bir… İstiab. Sıklet. O mükemmel dizayn edilmiş düzene bir türlü sığışamamak.
On durağanlaşma ihtimaliydi. “Ama on birle bu olamaz; çünkü on bir demek daha baştan on iki demektir, bu kesin, Andrea, on iki de elbet on üç olacaktır. İşte şimdi şafak söktü, mutluluğun, hatıraların, sizin ve kim bilir daha nice şeyin sonu…”
Cortazar 11’le kahramanı yok etmişti, ev sahibesi lehine. Biz onu filmin adı yaparken, tersini biliyorduk. “Andrea, çık evimizden, düzenin yıkıldı.” Öykü nakavt için vurur.
Cumhuriyet 102’nci yaşında 11’e gebe. Taşırana, örtülemeyene! 10… 9…
* * *
Epeyce oldu bu köşeyi boş bırakalı. İlk de değil, zaman zaman yapıyorum bunu. Ve her seferinde, yazamadığım her hafta, tarifsiz tedirgin oluyorum. Sorumsuzluk gibi, ciddiyetsizlik, lakaydî gibi algılanacak diye üzülüyorum. O nedenle, bu kez bir özür diliyor, bir açıklama yapıyorum, ne kadar kişisel ve okuyanı ilgilendirmiyor olursa olsun. Bir tür hesap borcu. Daha öncekilerin farklı farklı mazeretleri vardır, onları geçelim. Son zamanların mazereti, bir kıytırık pıhtının, beyinde nokta atışı tahrip ettiği nöronların yol açtığı zihinsel puslanma… Müdahalelerle belli oranda kontrol edilebilse de, bazen o galebe çalıyor ve belirsiz bir süre için, adım bana meçhul oluyor. Bunun iyi tarafları da yok değil laf aramızda, ama konu dağılmasın. Sonuçta özür dilemeye çalışıyoruz şurada… Yani ki, bu yazıda görüleceği kesin, farkındayım da, korkarım izleyen yazılarda da bir “puslu”luk sezilirse, ya da yine bir sessizlik çökerse, peşinen affola.