Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Asaf Güven Aksel

Asaf Güven Aksel

Arif Damar’ın ardından

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:14 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:14

Her zamanki saatte kalkıyorsun üç aşağı beş yukarı, sabah rutinini yerine getiriyorsun, işine gücüne bakıyorsun, zaman ilerliyor, artık hazırlanıp yola çıkmalı diyecek kadar rasyonelsin, giyinirken camdan bakıp havayla ilgili tahmin yürütecek, giysilerini ona göre seçecek kadar. Çıktığın yol, izlediğin güzergâh, sigaran, telefon görüşmelerin, merhabaların, geçtiğin turnike, oturduğun mevki, hep sıradan, hep herhangi bir yolculuk gibi. Bir camiye gidiyorsun, yol tarifi alışın, yolu tarif eden adamın seninle “cumaya” gelişi biraz sıradışı belki, ama bir avluda karşılaştığın insanlar, selamlaşmalar, hal hatır sormalar, “görüşelim yahu”lar, “cenazeler olmasa görüşeceğimiz yok”lar, sohbetler, her bir araya gelişten farksız. Kim bilir kaç tabutu taşımış musalla taşının, bildik tahtalardan bir tabutun, üzerinde o örtünün, ayırt ettirici hiçbir yönü yok. Kurban konulu bir vaaz verilirken, dışarıya, avluya giriş kapısına çıkıyorsun, bir sigara yakıp bakıyorsun dışarıdan. O zaman görüyorsun, o zaman şaşırıyorsun hayatın devinişine, yabancılaşıyorsun, kendini sevmiyorsun.

Hiçbir olağanüstülük yok gününün akışında. Bir ara bir vazife yerine getireceksiniz, bir tabuta omuz vereceksiniz, o tabutu bir çukura koyacaksınız, üzerini örteceksiniz toprakla, o kadar. Sonra, bu ara verişin kestiği gündelik yaşamlarına dönecek insanlar. Sen de onlarla beraber… Şaşıracaksın. Kendini sevmeyeceksin. Sonra “kendine kapanacak”sın. Bir bakacaksın ki…

Sümüklü burnu, çamurlu paçalarıyla, iki eli iki yanda gözlerine siper olup içeriyi görmesini sağlayan, soluğu bir vitrini buğulayan bir çocuksun şimdi…

“Ben ölürsem / Köyüme götürün beni/ Ben ölürsem / Ecebey’e / Çıkarın gömün beni / Ecebey’e / Gelen giden / Görsün Semendirek’i / Gelen giden / Sisler bulutlar içinde / Duran benim / Dikilen ben”… Ölecek, Çengelköy’e gömülecek, sen bir semendirek düşüneceksin, köyünden uzakta.

Bir çocuksun şimdi. Bir kitabevinin, kırtasiyenin, oyuncakçının vitrinini kirletiyorsun. O zaman düşlerine giren neydiyse, şimdi anımsamıyorsun, ama biriktirdiğin harçlıklar kuruş kuruş arttıkça, her seferinde biraz daha cesaretlenerek bunu yapmaya devam edeceksin. Bir gün, iki, üç… Sonra uzatacaksın kapıdan başını, “amca, şu kaça?” Yıkılacaksın aldığın yanıtla. Merdivenle inilen bu dükkâna oturduğun bir basamaktan bakıyorsun artık. Yüzün iki avcunun arasında. Hayalin sönmüş. Oyuncakçı amca çıkacak içeriden, “gel” işareti yapacak eliyle, omzunu silkeceksin, gözlerin dolu. Girecek içeriye, elinde o arzu nesnesiyle çıkacak, yanına çökecek, “al bakalım”. Terden ıslak bozuk paralara bakacaksın yumruğunu açıp, “ama benim…” Kaç gündür vitrini kirletmenin cezası olduğunu söyleyerek içinden rastgele birini alacak, “kalanıyla da gazoz içersin”… Bir oyuncakçı amcayı çok seven bir çocuksun şimdi, evine doğru uçarcasına koşarken.

Kendi sorusuna kendi yanıt vermesini isteyeceğinle böyle tanışacaksın. Yüzünde eksikliğini hiç göstermeyen güneş, o n‘olacak? Nasıl örtecek toprak? Bir cami avlusunda, anılar dinleyeceksin ölenle ilgili, anlatacaklar sana, şiirinden bahsedecekler. Dinleyeceksin. Susacaksın. Paylaşmayacaksın, bilmeyecekler oyuncakçı amcayı da, büyürken, sınıflarını geçerken pekiyi pekiyi, her gün gidip orada çizgi roman okumaya başladığını da. “Hay kerata, şimdi o halin geldi gözümün önüne” diyecek sık sık çok sonra…

Kitabevinin yanındaki okula başlamışsın bile, zaman nasıl akmış. Kartonlara yazılı birşeyler de o zaman çarpmaya başlayacak gözüne. Anlamayacaksın. Zagorcu amca, beğendiği sözleri asıyor, rafların önüne koyuyor diye düşüneceksin. Daha o zamandan, “eski bir tanıdık”sın oysa. “Duru bir göle bakar gibi eğilip bakın… Çocuktuk, açık işte…” Geçecek zaman, numaran 1111…

Yeşil kaplı bir kitabı uzatacak sana bir gün kitapçı amca. Sınıflarını geçmişsin orta ve iyi. “Elimde büyüdü bu”, diyecek konuklarına. Mahçup gülümseyerek bakacaksın, kitabın adı “Leninizmin İlkeleri”, yazarı Stalin.

Çok şiir o zamanlar ‘…ve’ diye başlayacak, sen o kartonlardakileri sevmeyeceksin. Hınzırca soracak, artık onun yazdığını bildiğin dizelerle ilgili düşünceni. Düşünceni! Büyümüşsün yahu… Geveleyeceksin, az daha büyümeni bekleyecek… Çok sonra anlayacaksın, yalnızca yılların değil, bir hayatın da geçmesi gerektiğini, bir düşünce için. Oturup, o dizeleri konuşabilmek için. “Şiir ne ki / Gözyaşı… /Git Vietnam’da ana ol!”

Gözaltında tutulacak, bombalanacak, tavanı kararacak sigaradan, sen hep “Yeryüzü”ndesin. Bir zamanların dergisinin adını taşıyan kitabevindesin. “Yaza / boyatmalı beyaza.” Sen bize bırak abi, hallederiz. İki kilo boya, iki saat ver bize. Belki on katı boyayla, iki gün sürecek. Ne kitap kalacak boyanmadık, ne eşya. Atsa atamaz bizi, satsa satamaz, çaresiz gülecek, işin “usta”sı arkadaşımızı her gördüğünde söylediği söz kalacak geriye: Kaçın! Vedat geliyor! Boyar! Güleceğiz, bu felaketi bir eğlenceli anı olarak kaydedeceğiz ve çekecek beni kenara: “Gül işte böyle, gülsün şu yüzün!” Bir espri yapsam, teşekkür edecek, kızlardan bahis açacak, çok sonra, “heyecansız bir örgüt adamı”nda insan inşa edişine bakacağım.

Avluda konuşuldu hakkında. Anılar anlatıldı. “Elinde büyümek”, biraz da susmaktı.

Sonra anladım, nedir bir de 46’da böyle aldanması ağaçların. Erken çiçeklerin soğuktan yanması nedir. Günüydü. Ellerindeydi. Bir bıçak, iki bıçak, üç bıçak. Evet, bir balık ağı gibi parçalanıyorduk! Anladım, kız bileklerinden ince dökülen suyu, serin-soğuk-buz diyalektiğini. Tenedos’ta her şeyin suda akışını. Martılar inmiştir, kargalar savrulur. Bildim sorusunu: Kartallar, kartallar nerede? Artık “…ve”siz başlarmış şiir, öğrendim.

Sonrası, bir baba oğul yoldaşlığıdır. Öğüdü, bir kitabındaki fotoğrafının altına yazdığıdır: “Seni de bu yaşlara geldiğinde, böyle özgür ve ayakta görmek isterim oğlum…” Üç erin arasındadır, elleri kelepçelidir. Bunun öncesinde, iki genç kitabevinin eşiğine gelmiş, içeriden, bir yığın polisin arasından bir ses yükselmiştir: “Gençler burada arama yapılıyor, satışımız yok, kapalıyız.” Bir anlık şaşkınlıktan sonra toparlanmıştır amirleri, “asıl şunları yakalayın, çabuk!” Çok sonra, elektrikli ocakta yapılmış çayı içerken konuşulmuştur: Nasıl becerdiniz anında kaybolmayı? Ödüm koptu! Bizim için ödü kopmuş, alınıp götürülmüştür…

Sonra, özgür ve ayakta görmüştür. Sonra, yıllar sonra, birlikte de durmuşuzdur sanık kürsüsünde. Beylerbeyli Selahattin “çevir!” dememiştir, ama çok yaprak çevirmişizdir. “Teşekkür ederim, seni benim yetiştirdiğimi söylüyormuşsun, ama bunun bedeli var, unutma.” Unutmamıştım, bir avluda anılar dinlerken, şiirinden alıntılar yapılırken…

Her gün gibi bir gün olmasına şaşıyorsun, bir vedalaşma zamanının. Kendini sevmiyorsun. Olağanüstülükler arıyorsun. Bulamıyorsun. Gidiyor işte, elin kolun bağlı, ardından bakıyorsun. “O çok… o dağ…” diye mırıldanıyorsun. “Efendim?” diyor Orhan. “Hiç…”

“O çok… o dağ…” Arif Damar’ı anlatacak yazının başlığı kalmış sadece, sitem etmiş ardının gelmeyişine. Vefasızlığına kızmış, sen sebeplerini anlatamamışsın. Sonra o sözü söylemiş sana telefonda: “Severek okuyorum yazılarını, diyorum ki, demek beni ölünce yazacak oğlum, bir fırsat bulursa, zamanı kalırsa…”

Yazamıyor işte o burnu sümüklü çocuk oyuncakçı amcasını. Baltalı İlah atamıyor savaş narasını. Yetmiyor “Leninizmin İlkeleri”. Kırık plâklar ve kış gülü yüze vuruyor. Utanç veriyor, “şu cümleyi şöyle mi kursam, şu dizesini mi metafora çevirsem, yakışır etkide bir yazı olsa”... Umursamıyorum. Umursamıyor, bir vefasız oğul, marifet göstermeyi.

Hayatını anlatacaklar senin, şiirlerini alıntılayarak süsleyecekler. Benim için erken amca. Abi. Yoldaş. Baba. “Biz bir uzak / anımızdan kalkarak / geçer gideriz”… Belki bir yasemin, bir çiğdeme eğilir, "o da bizden!”ler sarar ortalığı.

İlle seni anlatacak bir anı mı? Peki. Elinle yazıp verdiğin, “Kahramanlık, sevginin bilincidir aslında…” diye başlayan şiirinin olduğu kâğıdın ucundan bir bölümü yırtmıştı ya taş işçisi Aliço, sana anlatmıştım ya sebebini, evde masada duran bir kâğıt diye düşünüp, yırttığı kısmın arkasına bir not yazıp bıraktığını. Notu öğrendiğinde, o parçayı yapıştır, asıl şimdi çok değerli olmuş deyişini anlatayım mı? “Saklanma hadi hadi”...

Haydi git, dönüp dönüp ardına bakmadan hey açaguva. Arkasında bir ölü sesi, döner durur kardeşliğin alıcı kuşu, kalkar konar bir açık yürekten bir ötekine… Tasalanma. Hissen var bu akşamda senin! Sigaranın birini söndürmeden öbürünü yakacağım, öksüreceğim, “kalabalık tören ne / acında olsun / kıvancında aşkında / kendi kendine sokulursun / döğersin yüreğini / yüreğinin örsünde”… Ne ki… dövülmüş demir olsa…

Asaf Güven Aksel 'ın Son Yazıları