Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ali Rıza Aydın

Ali Rıza Aydın

Sürekli yıkıma ve kara yıkıma hayır!

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

Yayın Tarihi: 05.02.2026 , 00:07 Güncelleme Tarihi: 05.02.2026 , 00:19

“Yıkım” ve “kara yıkım”, sırasıyla, Arapçadan dilimize yerleşmiş gözüken “afet” ve “felaket” in Türkçe karşılıkları. Yaygın kullanımı Türkçe yerine Arapça, Farsça ya da diğer dillerden olup kullanılmaya devam eden başka sözcükler de var. Türkçe sözcükler üzerinde baskın olan bu tür kullanımların kaynakları arasında hukuk var. Örneğin Anayasa’da “tabii afet” sözcükleri geçiyor OHAL yönetimi maddesinde. Örneğin afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, yurt içinde ve yurt dışında insani yardım operasyonlarının yapılması ve koordine edilmesi ile bu konularda politika önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla görevli kurumun adı Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD).

Konumuz dil değil, başka.

6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yılındayız. Bu kara yıkım, Türkiye’de devletin olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltmada, risk yönetiminde görevini yerine getirmediğini bir kez daha açıkça gösterdi. Üç yılda gelinen yer ise olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarının da hedefine ulaşmadığı açık.

Zeminden altyapıya, mimari ve yapısal tasarımdan malzemeye, yapımdan denetime bütün süreçlerde yıkıma, yaralanma ve ölümlere karşı direnme gücü olmayan ya da zayıf bir durumla karşı karşıyayız. Sorunlu da olsa hukukun çiğnendiği, bilimselliğin reddedildiği, rant ve kâra teslimiyetin yaygın olduğu; piyasa değeri yüksek yapımlarla direnme gücü yaratıldığı gerçek. Piyasanın tercihlerine teslimiyetle birlikte devletin yasama, yürütme, merkezi ve yerel yönetimleriyle ve de yargısıyla sorumluluğu da gerçek.

Süren davalar da gösteriyor, hukukuyla, hukuklu hukuksuzluğuyla, imar planları ve planların sıklıkla değiştirilmesiyle, ruhsat sorunları ve ruhsatsız yapılarıyla, denetimsiz denetimleriyle, imar aflarıyla egemen sermaye sınıfına çalışan bir düzende gündemine, dosyasına egemen olamayan yargı hiç şaşırtıcı olmuyor. Ceza hukukundaki ihmalkarlık, dikkatsizlik, kasta yakın kusurlu davranış, görevi kötüye kullanma… ne denirse densin yıkıma ve başkalarının yaşamını tehlikeye atma suç cezaları sömürücü düzenin çizdiği sınırlarla çalışabiliyor ancak.

Sonuçları yönünden kara yıkım, yaşam hakkının ihlali emekçi halkı vuruyor. Yıkıma ve kara yıkıma çağrı yapan bir sorumsuzluk yalnızca doğal olayların olduğu zamanlarda değil, tüm sömürü zamanlarında söz konusu ve sömürücü düzene hizmet ediyor.

Yıkımda, kara yıkımda, yaşam hakkının ihlalinde herkesin gözü önündeki tablo büyük ortaklığı işaret ediyor: Sermaye sınıfı egemenliğindeki ekonomik ilişkilerle bu ilişkilerin ürünü olan devlet ve hukuk işbirliğini.

Yaşam hakkı, ölümleri engellemeyle birlikte yaşamayı koruma, güvence altına alma yükümlülüğünü devlete veriyor. Bu yükümlülük kamuya özgü olan ya da olmayan her türlü iş ve işlemi kapsayacağı gibi her türlü yıkım tehdidini de kapsıyor. Doğal olaylar kaçınılmaz olsa da devlet bu olaylarla ortaya çıkacak riskleri azaltacak önlemleri planlamak ve uygulamak zorunda.

Kapitalizmin kara yıkımlarına ortak olan bir devlet anayasal güvence altına da alınan yükümlülüğünü doğa ve toplum yararına yerine getirmekten vazgeçmiş olur. Yıkımla baş etme gücüne sahip olması gereken devlet sömürücüler yararına davrandıkça gücünü de aynı yarara kullanır. O zaman hesap sormanın ve çözümün devlet içinde, düzen içinde olamayacağına ilişkin örnekler yağ lekesi gibi çoğalır.

Yıkan 6 Şubat depremleri değil sömürücü düzendir.

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

Ali Rıza Aydın 'ın Son Yazıları