Ali Rıza Aydın
Siyaset yanılsaması: Milli, yerli ve milli
Yayın Tarihi: 25.06.2025 , 22:51 Güncelleme Tarihi: 26.06.2025 , 00:00
Hava ve siyaset sıcakken, füzelerin yağdırdığı bombalar yakıp yıkarken, öldürürken hafta sonu Türkiye’deki siyaset hallerine ışık tutacak bir Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı yayımlandı.
19 Haziran günlü Resmi Gazetede “değişik işler” tanımlı karar için talepte bulunan “Milli Parti”ydi. Talebin konusu ilginçti. “Milli Parti” “Yerli ve Milli Parti” isminde yer alan “Milli” ibaresinin isminin hükümsüzlüğüne ve siyasi parti sicilinden silinmesine karar verilmesini istiyordu.
Okurların bir kısmı bu adlarla siyasi partiler mi var diyecektir. Daha neler var, bu konuyu sonraya bırakıp olayımıza dönelim. Milli Parti diyor ki; biz daha önce kurulduk, milli ibaresinin bizden sonra kurulan Yerli ve Milli Parti tarafından kullanılması Siyasi Partiler Kanununa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırıdır.
AYM, “cumhuriyet, millet, demokrasi, özgürlük, milli ve hak gibi toplumun ortak değerlerini ifade eden kelimelerin birden çok parti tarafından parti isminde kullanılabilmesine” yasal engel olmadığı, bu tür sözcüklerin “siyasi partilerin, seçmenlere verecekleri mesajları daha anlamlı kılmak ve hitap ettikleri seçmen kitlesinin önemsediği değerlere sahip çıktıklarını göstermek için” kullanabilmelerinin olanaklı olduğu savıyla, “millete özgü, ulusal” anlamına gelen “milli” sözcüğünün başka bir parti tarafından kullanılmasının hukuksal olmadığına ilişkin talebi reddetti.
Konu biçimsel olmakla birlikte siyasi partilerin faaliyetlerini sözcüklere sıkıştırması ya da sözcüklere sığınması yönlerinden ciddi bir tartışmayı gerekli kılıyor. “Milli”lik tekelini elde tutma bir siyaset gibi gösterilse de içeriği, anlam ve kapsamı analiz edilmeden biçimsel olarak bu sözcüğü sahiplenme soyut kalıyor, kolaycılık oluyor.
Haziran 2025 bakımından Türkiye’de faaliyet gösteren siyasi parti sayısı 180. Bu sayı dahi tek başına ayrı bir analizi hak ediyor. Tabii analiz yapılırken Cumhuriyet tarihinde kurulup kapanan veya kapatılan siyasi partiler, hülle partileri üzerinde de çalışmak gerekiyor. Konunun bir başka yönü de dönemsel olarak kurulu olan partilerin kaçının seçimlere katılabildiği, seçimlere katılan partilerin kaçının Meclis girdiği, Meclise giren partilerin yasama dönemi içinde kaça yükseldiği?
Bu biçimselliğin üzerine değerlendirilmesi gereken asıl konu ise sayısal çokluğa karşın siyasetin ve Meclislerin niteliği ve işlevinin ne olduğu, nereye sabitlendiği?
180 siyasi partinin milli, milliyetçi, millet, ulusal, vatan, yurt gibi sözcükleri taşıyan parti sayısı 24. Yani Milli Partinin Yerli ve Milli Partiyi hedef seçmesi çok anlamlı gözükmüyor, basit bir rekabete sıkışıyor. Adlandırma elbette bir mesaj veriyor. Ancak bu mesajı veren partilerin programları ne kadar milli ya da millilikten ne anlıyorlar, milletten anladıkları ne?
Yerli ve milli sözcüklerini çok kullanan AKP gibi NATO üyeliğini göklere çıkaranlar, emperyalizmle işbirliği yapanlar, bankaları ve yer altı/üstü kaynakları başta olmak üzere milli dediklerini yabancı sermayeye açanlar, sermayenin egemenliğine sınır koymaksızın ülke kaynaklarını ve emek gücünü sömürücülere teslim edenler, bağımsızlığı sömürücülerden ve tarikat ve cemaatlerden bağımsızlık olarak anlamayanlar… Milli mi?
Eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulan, eşitsizliği ve adaletsizliği ekonomi politiği yapan siyasete bağımlı bir yurt ve yurtseverlik yanılsamadan başka ne olabilir?
180 siyasi partinin, -2020:18, 2021:15, 2022:3, 2023:26, 2024:34, 2025:14 olmak üzere- 110’u 21. yüzyıl damgasını taşıyor.
Ne denecek? Özgürlükler dünyasında siyasi parti kurma özgürlüğü mü denecek? Ya da Anayasa siyasi partileri “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak tanımladığına göre sınırsız demokrasi mi?
Artık sayıları bile bilinmeyen, yasak olan tarikat ve cemaatlere de örgütlenme özgürlüğü mü diyeceğiz?
Soruların yanıtları düzen içinde elbette var. Çalışılıyor, çalışılacaktır.
Kur siyasi partiyi, kur tarikat ve cemaati… Adına örgütlenme densin; kapitalist/ emperyalist bağımlılık sürsün, sömürü keskinleşsin, cumhuriyet ve laiklik paramparça olsun. Anayasa paramparça olsun ki yeni anayasayla daha çok sömürü ve gericilik özgürlüğü gelsin.
Örgütlenmenin niceliksel çoğunluğu ve gücü değil siyasetin, siyasal faaliyetin ve savaşımın karakteri, ideolojisidir esas olan. Düzen siyasetinin 102 yıla yaklaşan sürede başarı ya da ilerleme denecek atakları sömürünün ve gericiliğin önüne geçemedi. Artık düzen içi nöbet değişimlerinin, kötünün iyisini istemenin kandırmadan öte bir işe yaramayacağı, gerçek cumhuriyeti getirmeyeceği açık.
Temel sorun siyasi partilerin, seçimlerin ve Meclislerin, demokrasi denilen yönetim biçiminin sermaye sınıfının iktidarı için mi emekçilerin iktidarı, sosyalist devrim savaşımı için mi çalıştığıdır.