Ali Rıza Aydın
OHAL korkusuyla yaşatmak
Yayın Tarihi: 15.12.2021 , 22:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Ağır ekonomik bunalım nedeniyle OHAL ilanı, seçimlerin geriye bırakılması ya da OHAL koşullarında yapılması tartışmaları korkuyu çağırıyor. “Yürüme, eylem yapma, Haziran olur”, “konuşma, eleştirme hakarete sokulur”, “sus, mücadele etme ulusal güvenlik sarsılır”… benzeri birçok nedenle salınan korkunun ucuna bir de OHAL ekleniyor.
Korkunun yaygınlaştırılmasına aracı olanlarsa demokrasiyi seçim sandığına hapsedenler. “Yapıdaki gerçekleri, sömürüyü bırak, üst yapıdaki yüzeyselliklere bak” denilmeye getiriliyor. Bir de seçim dışına taşmamaya, seçime sığınmaya dikkat çekiliyor.
Bir kere ağır ekonomik koşullar nedeniyle OHAL ilanı işçiyi, memuru, emekliyi, işsizi, dar ve sabit gelirlileri mağdur etmeyecek önlemlerin alınması gibi bir hedefle sınırlı değil, pandemide de gördük sermaye korunuyor. İkincisi, hem devlete hem de yurttaşlara (para, mal, çalışma gibi) yükümlülükler getiriyor ki bu devlet (doğal afetlerde ve yine pandemide gördük) bunun altına girmez, yükümlülükler de tıpkı vergiler gibi emekçi halkın sırtına biner. Üçüncüsü, OHAL’de hak ve özgürlükler sınırlanır ya da geçici olarak durdurulur ki emekçiler yönünden zaten sınırlamanın sınırı mınırı kalmadı. Dördüncüsü, OHAL ilanı seçimlerin geriye bırakılması nedeni olmaz; bu konu Anayasada (78. maddede), savaş sebebine bağlı olarak özel hükümle düzenleniyor.
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL döneminde, Haziran 2018’de seçimler de yapıldı. Dahası var, Türkiye’nin rejim değişikliğini getiren Anayasa değişiklikleri ve bu değişikliklere ilişkin halkoylaması da OHAL’li dönemde yapıldı.
Sorun, OHAL’li düzenin hak ve özgürlükler üzerindeki sınırlama ve durdurma etkisine koşut olarak halk üzerindeki baskı ve şiddetin meşrulaştırılması ve de hukukun temellerinden olan yasallık ve güvence ilkelerinin ortadan kaldırılarak takdirin, yetkinin başkana ve cumhurbaşkanlığı kararnamelerine (CBK), otoriterliğe bırakılması. İlla seçime bağlanacaksa, OHAL’in hak ve özgürlükler üzerindeki etkisinin seçim çalışmalarına ve propagandalarına, siyasi faaliyet hakkının kullanılmasına çıkaracağı engellemelerden söz etmek gerekir ki bu engellemeler seçimle değil, burjuva anayasasının deyişiyle demokratik toplum düzeniyle bağlantı kurularak yaşamın her anıyla anlatılmalıdır.
OHAL ilanının gerekçesi, süresi ve bu süre içindeki OHAL KHK’leriyle (şimdi OHAL CBK’leriyle) anlatmak artık hukukun satırları arasında kaldı zaten.
Darbe girişimi sonrasının OHAL’i 2018’in Temmuzunda uzatma kararı alınmayarak kaldırıldı. Kaldırıldı ama bu dönemde çıkarılan ve çoğu maddesi OHAL’le ilgili olmayan (ilgili olmadığı halde Anayasa Mahkemesinin ilkesini değiştirerek onay verdiği) maddelerden oluşan OHAL KHK’leri kanunlaştı. Yani olmayan OHAL’in gücü “kanun gücü” ile uygulanmaya devam edildi. Ardından da bu kanunlara ağırlaştırıcı hükümler eklendi.
OHAL’siz olağanüstü hali kalıcı hale getiren (7145 sayılı) kanunsa 31 Temmuz 2018’de yürürlüğe girdi. Kimi hükümleri süresiz, kimi hükümleriyse üç yıl süreli olarak uygulandı. Bu süre de 28 Temmuz 2021’de yayımlanan (7333 sayılı) Kanunla kimi hükümler için 4 yıla, kimi hükümler için 6 yıla uzatıldı.
2018’de de yazdım, OHAL kaldırılmış olsa bile çalışma yaşamına müdahalenin ve meslek kıyımının emekçilerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duracağını. Bu kanunları çıkaran Meclis’le direnme hariç her şey olanaklı olduğu için müdahale ve kıyım devam ediyor, hak ve özgürlük ihlalleri devam ediyor.
Meşruiyetini kaybetmiş AKP’yi yaşatan, sömürücü düzenin önüne engel çıkarmadığı halde sorunların nedeni olarak gösterilerek Anayasa değişikliğiyle birlikte kenara itilen Meclis, başkanlı rejimden sonra daha aktif olamaz mıydı? OHAL kanunlarına, baskı kanunlarına, pandemi döneminde emekçilerin hak gasplarına direnemez miydi? Şimdi güçlü parlamentoya havale edilenler, başkanlı rejimden önce ya da sonra yaşama geçirilemez miydi? Her şey parmak sayısına mı bağlı?
Emeği ezen, sömürüyü rahatlatan, halkın olanı sermayeye peşkeş çeken, teşvik üstüne teşvik veren, talanı ve keyfiliği, baskı ve şiddeti hukuk diye yazan yasalar hep oradan geçti. Yurt dışına emperyalistler adına asker gönderen, emperyalistleri tüm silahlarıyla yurt topraklarına yerleştiren kararlar da orada alındı. 2010’daki yargıyı teslim alma anayasası da, 2017’de parlamentoyu tali ve işlevsiz olmaya iten hükümranlık anayasası da oradan geçti.
“Kamu düzeni ve güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtilerin bulunması” gibi belirsiz ifadelerle başlıyor her şey. Belirsiz ve öngörülemeyen durumlar ya da belirtiler, CB ve ona bağlı il yöneticisinin takdirinde. Haklar, hakların korunması ve sınırlandırılması, kısıtlamalar ve yasaklamalar kimi kişilerin iki dudağı arasında. Bireyler de toplum da herhangi bir mekanda ya da zaman diliminde neyle karşılaşacağını bilmiyor, öngöremiyor. 2015’deki “kalıcı sıkıyönetim yasası” diye tanımlanan iç güvenlik düzenlemeleri de “kalıcı OHAL” ile katmerlendi.
Aramalar, kontroller, izlemeler, önlemler, sınırlamalar, yasaklar… Halk her an diken üstünde korkuyla yaşayacak; adına da kamu düzeni ve güvenliği, genel asayiş, demokratik ve laik hukuk devleti, cumhuriyet denilecek. Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlara karşı toplantı ve gösterinin, direnme hakkının anayasal olduğu dahi unutturulacak.
Her an kuyuya yeni taşlar atılıyor, halktan seçimden seçime oy istemeyi demokrasi sananlar, siyasi faaliyet hakkını “kime oy vereceksin” sorusuna indirgeyenler, kendi sınıfsal anayasalarının gereğini bile yerine getirmeyerek korkuyu toplum üzerine salıyor. Bundan hem düzen içi siyaset hem de sermaye sınıfı yararlanıyor. Sömürücü düzen yararlanıyor.
OHAL gelebilir diyen kişi düzeltmesini yaparken özeti açık yapmış, tek yolun “güven ve istikrar temeline dayalı şeffaf piyasa ekonomisi” olduğunu söylemiş.
Bu gerici ve piyasacı düzen kendisini kuvvetli görüyorsa yanıt da belli: eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesindeki, sosyalist düzen yolundaki örgütlü halkı hiçbir kuvvet yenemez.