Ali Rıza Aydın
Denetlenebilir olmaya sevinmek (mi?)
Yayın Tarihi: 10.12.2025 , 23:07 Güncelleme Tarihi: 11.12.2025 , 00:00
Burjuva devletinde denetimin -uygunluk kontrolü yanında- gerçek anlamının söz ve karar sahipliği anlamına geldiğini, egemen sermaye sınıfı ile karşı cumhuriyetçilerin söz ve karar sahipliğindeki işbirliğini vurguladığım 4 Aralık 2025 günlü yazımın hemen ardından 5 Aralık günlü Resmi Gazetede yayımlanan Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi (Şirket) Kanunuyla ilgili bir Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı hayli ilgi topladı.
Kararla, “Şirket ve Türkiye Varlık Fonu (TVF) ile Şirket veya Türkiye Varlık Fonu tarafından hakim hissedar olarak kurulacak şirketler ve alt fonlar ile bunların bedellerini ödemek suretiyle sermayesinin veya katılım paylarının yarısından fazlasına sahip olduğu şirketler ve alt fonlar ile bunların bağlı ortaklıkları”nın kamu iktisadi teşebbüsleri de dâhil, sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan veya özel kanunla kurulan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat, uygulama ve kısıtlamalara tabi olmaması yönünden getirilen muafiyet Anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi.
İptal edilen diğer kuraldaysa Sayıştay Kanunuyla birlikte 16 temel kanunun ve kamu kurum ve kuruluşlarına personel alınmasına dair ilgili mevzuat hükümlerinin Şirket’in, TVF’nin veya bunlar tarafından hakim hissedar olarak kurulan ve kurulacak şirketlerin veya alt fonların; kurucusu olduğu veya bedellerini ödemek suretiyle sermayesinin ya da katılım paylarının yarısından fazlasına sahip olduğu şirketler, alt fonlar ve bunların bağlı ortaklıkları hakkında uygulanmayacağı öngörülüyordu.
Söz konusu iptallerin temel yasalara ve denetime tabi olma yönünden anlam ve önemi elbette yadsınamaz. Çıkarına göre keyfi durumları seven bir iktidarın varlığı da düşünüldüğünde, “hiç olmazsa serbest olamayacaklar, keyfi yönetilemeyecekler” denilebilir.
Ancak 2016’da kurulan TVF ve Fon Yönetimi Anonim Şirketi, ile bunlara şirketleri ve alt fonları yaşamaya devam ediyor, hem de emperyalist ilişkilerle devam ediyor. TVF’ye epey kafa yormuş olan Sevgili Kadir’in (Sev) “ne kamu sayılıyor ne özel; ne yerde var ne gökte” dediği bu devasa yapı, Kanundaki anlatımla: “yurtiçinde kamuya ait olan varlıkları ekonomiye kazandırmak…”, “sermaye piyasalarında araç çeşitliliği ve derinliğine katkı sağlamak”, “dış kaynak temin etmek”, “stratejik, büyük ölçekli yatırımlara iştirak etmek” gibi amaçlarla toplumsallıktan, kamusal yarardan uzaklaşarak sömürücü sınıfa hizmetin ve entegre olmanın aracı olarak çalışıyor.
TVF Kanununun gerekçesinde de ifade edildiği üzere TVF’nin kurulmasıyla büyüme oranında ilave artışın sağlanması, sermaye piyasalarının büyüme ve derinleşmesinin hızlanması, bazı finans varlıklarının kullanımının yaygınlaşması, yapılacak yatırımlarla ek istihdamın sağlanması, savunma, havacılık ve yazılım gibi teknolojik yoğunluğu haiz stratejik sektörlerdeki yerli şirketlerin sermaye ve proje bazında desteklenmesi, büyük alt yapı projelerine kamu kesimi borcu artırılmadan finansman sağlanması, katılım finansmanı sektör payının artırılması, arz güvenliğini sağlamak üzere Türkiye için önem taşıyan doğal gaz ve petrol gibi yurt dışındaki stratejik sektörlere kısıtlamalara bağlı olmadan doğrudan yatırım yapılabilmesi hedefleniyor.
TVF kurulurken diğer kapitalist ülkelerdeki ulusal varlık fonlarına koşut, onlardan örnek alınan bir yapı kullanılıyor. Uluslararası Para Fonunun koordinasyonuyla bir araya gelen Uluslararası Varlık Fonu Çalışma Grubu tarafından yürütülen çalışmalar çerçevesinde ulusal varlık fonlarıyla ilgili uyulması gereken, Santiago İlkeleri olarak kabul edilen yirmi dört ilke esas alınmıştır. Diğer varlık fonlarının yönetim ve denetimiyle ilgili temel kurallarda olduğu gibi TVF’de de bu ilkeler esas alınıyor. Sonuçta yukarıda değindiğimiz kararda olduğu gibi, AYM tarafından verilen teknik kararlar bu ilkelerden sapmayı işaret etmemekte. Nitekim 2016 yılında TVF Kanunu yürürlüğe girdikten sonra ana muhalefet partisi tarafından TVF’nin özüne ilişkin iptal davası açılmadı; “bakanlar kurulu yetkisi” ve “Sayıştay denetimi dışında kalma” gibi teknik iki konuyla sınırlı dava açıldı, bu davadaki iptal istemleri Anayasaya aykırı bulunmadı.
Açık ve net olarak vurgulanması gereken konu şu:
Anayasa’nın 2. maddesindeki “Cumhuriyetin nitelikleri”nden olan “demokratik devlet”, madde gerekçesine göre ve yüzeysel bir okumayla “egemenliğin millete ait olduğu bir siyasi rejim”. AYM bu rejimi tanımlarken, demokratik devlette kamu kaynakları ve bu kaynakların kullanılmasına ilişkin yetkinin esas itibarıyla egemenliğin sahibi olan millete ait olduğundan idare, kurum ya da kuruluşların kamu kaynaklarını kullanırken tabi olacağı hükümlerin hesap verme yükümlülüğüne uygun şekilde düzenlenmesi gerektiğini söylüyor. AYM’ye göre, “kamu kaynağı kullanan idare, kurum ve kuruluşların mali işlemlerinin denetlenmesi anılan kaynağın kamu yararına uygun kullanılması ve esas sahibi olan topluma hesap verilmesini sağlamak bakımından demokratik devlet ilkesinin gereği”. “Başka bir ifadeyle demokratik devlet denetime açık ve şeffaf bir mali düzen kurmak, kişilerden kamu gücü kullanılarak toplanan vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerle yaratılan kaynağın kamu yararına uygun şekilde harcanmasını güvence altına alan yöntemleri geliştirmekle yükümlü”.
Hem Anayasa hem de AYM ve kararları ekonomi politikle okunduğunda sözü edilenin burjuva demokrasisi olduğu açık. Hukuk, hesap verme, kamu yararına uygunluk, denetim gibi kurumların, egemenliği kullanan yetkili organların ve de anayasal güvence altında olduğu yazılan hak ve özgürlüklerin aynı ekonomi politikle, sömürüyle biçimlendirilerek yönetilip denetlendiği de açık.
Sömürünün kendi hizalamalarına yarayan düzen içi denetimin avutuculuğu sahtedir, sömürülenlerin kurtuluş umudu olamaz.