Zihniyet değil kabuk değişiyor, aman dikkat

25/03/2015 Çarşamba
Zihniyet değil kabuk değişiyor, aman dikkat

Sol’un gazete olarak çıktığı, cemaat ile AKP arasında da ilk kavganın yaşandığı günlerde, Gelenin farkında mısınız, başlığıyla bir yazı yazmış ve cemaatin tehlikesinden söz etmiştim. AKP’nin hemen yerle yeksan olacağını düşünen bir çok insan, cemaati avuçları patlayıncaya kadar alkışlar duruma gelmişti. AKP nefreti bazı kesimlerde öylesine büyük, öylesine önlenemez duruma gelmişti ki, neredeyse insanlar en az onun kadar tehlikeli olan cemaatin gelişini alkışlar haldeydi.

O zaman şuna dikkat çekmeye çalışmıştım: “Böyle bir kavgada başlarda AKP bütün kontrolü elinde tutup, cemaatin canına okur gibi görünebilir, ama son kertede cemaat AKP’yi çıtır çıtır yer.”

Hızla yaklaştığımız nokta da burası işte. Cemaat Hakan Fidan’ın mahkemeye çağrılması ile başlayan ve daha sonra da 17-25 Aralık ile had safhaya çıkan cemaat AKP gerginliğinde, AKP ile ilgili elinden ne gelirse ortaya döktü: Din ile dalga geçmeler, rüşvet, para sayma makineleri, kasalar, ayakkabı kutuları, gizli odalardaki ihanete varan konuşmalar, ihaleye fesat girişimleri, kadın ilişkileri vs... Ne varsa ortalığa döküldü, ama AKP değil sarsılmak, güçlendi bile.

Cemaat, bu tür girişimlerle AKP’yi yerinden oynatamayacağını anladı ve geri çekildi. Yeni bir saldırı için zaman kollamaya başladı. CHP ve MHP cemaatin söylemini kullanarak iktidarı yıpratmaya, “hırsız” temasını kullanmaya başladı, ama cemaat zaten bunu denemiş ve AKP gövdesinde ufak bir yara bile açamamıştı.

Demek ki AKP ile bu yolla savaş sonuç vermeyecekti. Bu durumda yeni ve bambaşka bir taktik gerekiyordu. Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, rant, fesat gibi iddialar iktidarı etkilemediği gibi ona oy veren kitleyi de etkilemiyordu.

Ama cemaat için henüz savaş bitmemişti.

AKP hükümeti, cemaat unsurları yaşadıkça kendine Türkiye’nin dar geleceğini bildiğinden, “inlerine” kadar girme kararı aldı. Hatta bunu MGK’da bile onaylattı, ama tuhaftır ki “inlerini” bulamıyordu. Bulsa girecekti, ama bulamıyordu bir türlü. ABD askerlerinin Afganistan mağaralarında Bin Ladin’i araması gibi kör bir arayıştı bu. Polisler yerlerinden ediliyor, yargı mekanizmasındakiler değiştiriliyor, HSYK yeniden yapılandırılıyor, yargıçlar elden geçiriliyor ama bir türlü “in” denilen sığınak bulunamıyordu.

Bunlar, omuzlarında yıldız olan komuta kademesi değildi ki, yakasına yapışıp Silivri’ye atasınız. Kollarında veya vücutlarının her hangi bir yerinde damga da yoktu cemaat mensubu olduklarına ilişkin. Ortalıkta dolaşan ve açıktan cemaat yanlısı olduğu bilinen insanlar vardı elbette, ama onlar kontrol altına alınabilir nitelikteydi. Nitekim alındılar da, ama cemaat büyük bir seçmen kitlesine sahip olmamakla birlikte, kilit noktalara çok iyi mevzilenmiş bir yapıya sahipti ve daha uyanmamış bir yığın “hücresi” hazırda bekliyordu.

AKP içindeki son çatlak, partinin birbirine kenetlenmiş sıkı yapılanması bir anda sallanmaya başladı. Daha önceleri “yıkılmaz” gibi görünen yapı, sarsılmaya başlayınca, gözler partiyi tüm otoritesiyle ayakta tutan ve geri adım atmamakla ün yapmış Tayyip Erdoğan’a çevrildi. Oysa Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı makamını istemeyerek de olsa seçmek zorunda kalarak, zaten kendine bir son hazırlamıştı. Bunu geciktirmek için de hükümetin icraatlarından, AKP’nin politikalarına kadar, Anayasa ihlalini bile göze alarak müdahale etme yoluna gitti. Başlarda bu hamlesi başarılı da oldu denebilir, ama daha fazla götürmesinin mümkün olmadığını kendi de biliyordu.

Başkanlık sistemi o nedenle hayati öneme haizdi Erdoğan için. Sokaklara çıkıp 400 milletvekili isterken de, aklından geçen 330 millet vekiline ulaşmak ve en azından başkanlık sistemi için referandum yapmaktı. Son gelişmeler, artık referandum ihtimalinin de kalmadığını göstermeye başladı. Üç aydan az bir zaman kalmıştı seçime ve Erdoğan’a bu kadar süre içinde gündem değişikliği gerekiyordu. Elde, avuçta bir şey kalmamıştı artık. Bir iki deneme yaptı, ama cemaatin uyuyan hücreleri de hamle sırasının kendilerine geldiğinin farkına varmıştı. İki, iki buçuk ay ayakta kalabilse Erdoğan, büyük olasılıkla bu badireyi de atlatabilecek, ama görünen o ki, cemaat bu kez bambaşka ve hiç beklenmedik bir yerden indirdi darbeyi. AKP’yi içten yıkma yolunda sert hamleler çıkardı.

Daha önce bunu deneyemezdi, zira Erdoğan’ın varlığı birinci engeldi, ikincisi ve en az onun kadar önemli olan diğer konu da seçimlerin henüz gündemde olmaması ve milletvekili yarışının parti içi muhalefeti harekete geçirmemesiydi. Üç dönem kuralı bazı milletvekillerinde küskünlük yaratacaktı ve Erdoğan bunu biliyordu, ama onun yerine gelecek yeni nesil milletvekilleri ile bu küskünleri bertaraf edebileceğini düşündü, ama yanıldı.

Bugün AKP’de bir sarsıntı söz konusuysa eğer, ki öyle, bunun 17-25 Aralık harekatından çok daha yıkıcı olacağı kesin. Artık cemaat bir ölüm kalım savaşı vermekte ve son kozunu oynamakta. Bunu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kullanmadı, zira Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması işine geliyordu. Yetki sınırları içinde kalsaydı eğer Erdoğan, cemaat daha hızlı hareket edebilecekti, ama Erdoğan buna izin vermedi. Yetkiyi kendi üzerinde toplayarak, tıpkı bir başbakan gibi hükümeti idare etmeyi sürdürdü.

Bu cemaatin bir süre daha beklemesine ve daha değişik ve sinsi bir taktik uygulamasına yol açtı.

Bugün geldiğimiz nokta tam da budur. Başta ve bir yıldan fazla zaman önce söylediğim gibi, cemaat önlüğünü taktı ve AKP’yi çıtır çıtır yemeye hazırlanıyor.

Hiç üzülmüyorum belki, ama sevinmiyorum da... Gelen asla gidenden daha “ehveni şer” değil. Bunun farkında olan bir Türkiye ancak tehlikeleri savuşturur. Değilse, bir sistem yerini yeni bir sisteme değil, aynı sistemin daha dirisine kendini teslim etmek üzere.