Saygı duymayacağız

19/02/2014 Çarşamba
Saygı duymayacağız

Ülkemizin örgütlenmeden önce sosyalist bir bilince ihtiyacı var. Sanırım sosyalist bir bilinç gelişip yeşermedikçe, örgütlenme de istenildiği ölçüde gerçekleşmeyecek. Ne sosyalist bir sanatımız var ne de sosyalist bir sistem bütünlüğümüz. Öncelikle bunların sağlanması gerek. Yalanlarla kuşatıldığımız şu günlerde, göğsümüzü gere gere çıkıp da sosyalizmi bağıramıyorsak, örgütlenmeye kalkıştığımızda yanımıza teyzemizin oğlunu bile alamıyorsak, çöplerden ekmek toplayan insanları yanımıza çekemiyor da apartman toplantısı kadar bile kalabalık oluşturamıyorsak, şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerek.

Sosyalist bilinç sorumluluk taşır. Bu bilinci oluşturmak da ancak kenetlenerek mümkündür. Sanatçılara ihtiyacımız var, televizyon kanallarına, radyolara, gazetelere, dergilere ihtiyacımız var. Bizi yalnız hissettirmeyecek her şeye ihtiyacımız var.

Bir hafta öncesinin panaromasına şöyle bir bakalım: Önce Fatih Altaylı’nın “Alo Fatih” kayıtları ortaya döküldü. Altaylı çıkıp dedi ki, “yalnızca ben değilim, bütün genel yayın yönetmenleri aynı baskı altında.” Üstelik isim de verdi. 80’li yılların saygın “muhbir vatandaş” görevini üstlendi.

İki gün sonra Enis Berberoğlu kendi kontrolündeki bir kanala çıkıp, başına gelebilecek kayıtların önüne geçme konuşması yaptı.

Cüneyt Ülsever, Yurt gazetesinden cevap yetiştirdi. Toplumsal bir yargılama değildi Ülsever’in ki, kişiseldi, ama en azından “amiral gemisine” bir karşı duruştu.

Bu karmaşa içinde HSYK ve İnternet yasaları TBMM’den geçti, ama ne rastlantıdır ki Kabataş tacizinin mobese görüntüleri yayınlandı. Ertuğrul Özkök belki de son on yılın en önemli yazısını yazdı. Oğuz Oyan Başbakan için suç duyurusunda bulundu. Efkan Ala “Adli Tıp Raporu geçerlidir,” dedi. Bülent Arınç, “gidin Başbakan’a sorun” yakınmasında bulundu. AKP bülbülü Hüseyin Çelik topa hiç girmedi.

Başta Güney Amerika olmak üzere, kapitalist sömürüden bıkmış milyonlarca insan artık sosyalizmi yeniden dillendirmeye başladıysa, bizim de bunu sokaklarda dillendirmemiz gerekiyor.

Bizim her şeyden önce yalnız olmadığımızı bize hissettirecek argümanlara ihtiyacımız var. İftiracı ve yalancıların bol miktarda bulunduğu bu toplum hiç de sanıldığı gibi ölgün ve dingin değil. Hani hep söylenir ya, “bunların sonu geldi, emekçiler kazanacak.” Kontrol kapitalin elinde olduğu sürece bizler bu sloganların arkasında ezilip gideceğiz.

Marks’ın şu sözlerini unutmamamız gerek: “Maddesel güç ancak maddesel kuvvetle alt edilebilir. Fakat, kuram da kitlelere mal olunca maddesel bir güç haline gelir.”

Kuram şu anda kitlelere mal olmuş durumda ve maddesel bir güç haline geldi. Kullanılan kuram sosyalist kuram değil, dinci kuram ve artık bir şiddet unsuru. Bunun üstesinden ancak maddesel güç haline gelerek kurtulabiliriz.

Anlamadığımız bir konu üzerine iki türlü davranışta bulunuruz: Fazla kafa yormadan “saygı duyuyorum,” der geçeriz, ki en çok kullanılanlardan biri budur. Ya da, konuyu enine boyuna düşünür, inceler ve akıl süzgecinden geçiririz.

İhtiyacımız olan ikincisi, enine boyuna düşünecek ve akıl süzgecinden geçireceğiz. Kendi kuramlarını maddi silah haline getirenlere saygı duymayacağız.