Sanatın da ‘sol’a ihtiyacı var

03/01/2014 Cuma
Sanatın da ‘sol’a ihtiyacı var

2013, Haziran Direnişi’nin yüreklerde yarattığı umutla, büyük bir kazanım olarak kapanmak üzereydi ki, kimsenin öngörüde bulunamadığı “17 Aralık” depremiyle bir kez daha uyandı.

Herkes şundan emindi: Haziran Direnişi bitmemişti ve enerjisini topladığı an yeniden harekete geçecekti. Üstelik bu hareket, yıllardır burnumuza dayatılan “enflasyon canavarı, trafik canavarı, faiz lobisi, dış mihraklar vb.” gibi sanal bir kavram da değildi. Müthiş bir zamanlamayla Türkiye’nin geleceğine damga vurmuş, sonra yarattığı umut ışığının ortalığı ne kadar aydınlattığına bakmak için bir adım geri çekilmişti.

Direnişin iktidar üzerinde yarattığı hasar öylesine büyük oldu ki, daha başlarında bu işin önemini kavrayamayan birçok siyasi oluşum daha sonra sahip çıkmak istediyse de, kabul görmedi.

Ama bu da büyük bir sorunu beraberinde getirdi: Örgütsüzlük.

Tarihte örgütsüz hiçbir ayaklanma, kalkışma, isyan başarılı olamadı. Zapata-Panço Villa, Stenka Razin, Pugaçev, Spartacus ve benzeri ayaklanmalar başlarda elde ettikleri muazzam başarıyı sonlandıramadı. Haksızlıklara ve yoksulluğa başkaldırı her zaman bir taban bulsa da, bunu iktidara taşımak yeterli olmuyordu. Üstelik bu tür kalkışmalar sınıf mücadelesini de baltalıyor, zayıflatıyordu.

Haksızlığa baş kaldıran herkesin “solcu” sayıldığı bir dünyada yaşadığımızı kabul etmemiz gerekli. Elbette haksızlığa, yolsuzluğa, siyasi ahlaksızlığa baş kaldırma öz suyunu “sol” dünya görüşünden alır ama bu “sosyalist” olmak için yeterli değil. Dikkat edin, köylü ayaklanmalarının hepsinde bir süre sonra amaca ulaşmak bir kenara bırakılır ve intikam ateşinin körüklediği yağmalama devreye girer ve hareket kendi kendini yok eder. Örgütsüz ayaklanmalar karşısında iktidarlar basit polisiye tedbirler alarak hareketin soğumasını ve yok olmasını rahatlıkla sağlayabilirler. Zira, hareket ilerledikçe yönetim sorunu çıkar, genişledikçe ipin ucu kaçar ve bir süre sonra kitle kendi kendini sorgular hale gelir.

Burada sorunların en önemlilerinden biri, yaratılmak istenen “sol” dünyanın kendine aynı zamanda bir de “sol” sanat oluşturmasıdır. Sanatın pespaye biçimde popülarizme kaçması, dünyayı dönüştürmeye çalışan bilinçli kitleleri “kızgın adamlar” düzeyine çekerek, bir çeşit “ajanlık” görevini üstlenir. Bu tehlikenin farkına varıldığında çoğu kez iş işten geçmiş olur.

Sosyalist gerçekçilik uzun süredir hiç dile getirilmeyen, anılmayan ve hatta “sekter” bulunan bir sanat olarak tıpkı Haziran Direnişi gibi geri çekilmiş, beklemektedir. İnsanların kendini ifade etme veya anlatımlarda kendini bulma gibi basit duyguların geri dönüşlerle sunulmasından öte bir çaba gerektiren sosyalist gerçekçilik, her türlü toplumsal çekincede, itirazı gerçekleştirenlerin elinde birer “manifesto” olmak zorundadır.

Sosyalist gerçekçilik, Anatol Luna-çarski’nin de belirttiği gibi, neyin iyi neyin kötü olduğunu belirlemede önemli bir kriterdir. Hangi güçlerin ilerlemeyi engellediğini, hangi güçlerin büyük amaca yönelmeyi kolaylaştırdığını saptar. Sosyalist gerçekçilik, bir zamanların katı anlayışından uzaklaşıp, “devrimci romantizmi” en iyi şekilde kullanmakla yükümlüdür. Romantizmden korku, duygulardan da uzaklaşmayı getirdiğinden, yaratıların duygusallığını da yok eder. Bu nedenle belki de Plehanov, Zola’nın gerçekliği olduğu gibi eserlerine yansıtmaya kalkışmasını ağır biçimde eleştirir. Gerçekliğin olduğu gibi bir sanat eserine yansıtılmaya çalışılması, o eserdeki tüm duyguların adeta küçümsenmesini de beraberinde getirdiğinden, son derece tehlikelidir.

Sol sanat gerçeğin üzerinde olmak, gerçeği günlük yaşama indirgemek için onu bilmek zorundadır (M.Gorki). Gerçeğin arkasından gelip gelmediğine elbette bakacaktır ama o, her zaman toplumsal olayların bir adım önündedir ve asla egemen ideolojiyle ortaklık kurmayacaktır.

2014 yılı, sol düşüncenin sanat anlayışını da kitlelere aktaracağı bir yıl olmak zorundadır. Giderek yozlaşan, popülist hale gelen ve hiçbir toplumsal içerik taşımayan sanatın yaygınlaştırılmaya çalışılması, tüm diktatoryal rejimlerde görülen bir yaklaşımdır. Bunu kırmanın tek yolu, sol bir sanat anlayışını yaygınlaştırmaktan geçer.

Belki de bu nedenle Fazıl Say gibi devrimci ve üretken sanatçılara kol kanat germek, onları asla yalnız bırakmamak ve bu alanda kuramlar geliştirerek yollarını temizlemek gerekir. Sol Cephe’nin siyasi yapılanma içinde sosyalist bir kültür sanat politikasını da geliştirmesi önceliklerinden biri olmalıdır.

Örgütlü mücadelenin olmazsa olmaz şartlarından biridir sol sanat.