Kuantum yasalarıyla dogmaları açıklayamazsınız, uğraşmayın

17/12/2014 Çarşamba
Kuantum yasalarıyla dogmaları açıklayamazsınız, uğraşmayın

Artık yazılarımda elimden geldiğince isim vererek birilerine cevap vermemem gerektiğine karar verdim. Polemikler, hem insanı yıpratıyor hem de yazdığınız yazının ciddiyetini düşürüyor. İlgiyi azaltıyor. Yazıyı kişiselleştiriyor.

Her neyse, bu benim sorunum...

Ulusal televizyonlarımızdan birinde Türkiye’nin tanınan ve hatta çok önemsenen kadınlarından biri, bir başka kadının hazırladığı programa çıkıp şunları söyledi: “’Dünya 5’ten büyüktü’ dediniz ve tüm oligarkları boşa çıkardınız. Bugün George Orwell olsa sizi ayakta alkışlardı. O yetmez, Daniel Defoe da kalkar o da alkışlardı,” dedi.

Sonra da konuşmanın bir yerlerinde, en son yapılan 19. Milli Eğitim Şurası’yla birlikte Türkiye’nin laiklikten tamamen koparak dini temel aldığı yönündeki eleştiriler konuşulurken tüm bu gelişmeleri, “Türkiye rönesansı yaşıyor” sözleriyle özetledi.

Toplumsal olayları kuantum mekaniğine indirgemesi ise başlı başına bir şakaydı...

Oturup rönesans ile ilgili bir yazı yazmak gerektiğine karar verdim, ama benim aklım bu kadıncağızın aklı kadar “kodlar” ile çalışmadığından, yarım sayfada koskoca bir rönesans dönemini anlatmam olanaksız. “Yeniden doğuş” anlamında olduğunu söylemek ise yetersiz. Sadece neden Türkiye’nin Erdoğan ile rönesansı yaşadığını ve kuantum mekaniğinin pozitif bilimlerin yasalarına uymadığını söylemekle yetineyim ve sonrasını daha uzun bir yazıya bırakayım:

İlk çağ doğa felsefecileri (bilim adamları) dünyayı kavrama konusunda müthiş ilerlemeler sağladılar. Deneysel bilimin ilk tohumları o zamanlarda atıldı. Sonra dünya birdenbire Orta Çağ karanlığına girdi. Bunda, tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışının çok büyük rolü vardı. Dünyayı açıklamanın yolu bilimden değil, stoacı felsefeden, yani metafizik güçlerin kurallarından geçiyordu. Bu kurallar değişmezdi ve değiştirmeye çalışmak cehenneme gitmek demekti. Çoğu bilim adamı da cehennemi zaten o sıralarda bu dünyada tatmak zorunda kaldı.

Ancak, hiç yok edemedikleri rönesans ışığı, Aydınlanma çağında yeniden ortaya çıktı. Bilimde yeniden dev ilerlemeler sağlandı ve bilim adamları artı sonsuz ile eksi sonsuz arasındaki yaşamımızda, eksi sonsuz üzerinde de çalışmaya başladılar. Atom altı parçacıklarda yapılan olağanüstü çalışmalar, sonsuzluğun uzayda olduğu kadar atom altında da devam ettiğini gösterdi.

İşte tam bu noktada kuantum olayı çıktı. Kuantum, başka bir boyut sayılırdı ve burada Newton yasaları çalışmıyordu. Bu yüzden de, örneğin notrino gibi parçacıklar aynı anda birkaç yerde birden oluyordu.

Bunu (sadece bizde değil, dünyanın bir çok yerinde) yeniden tanrı kavramı ile açıklama girişimi başladı ve buna Heisenberg’in “belirsizlik kuralı”na öykünerek, “belirsizlik” adını verdiler ve ekonomiden sanata, spordan sosyolojiye kadar hayatın her alanında uygulamaya çalıştılar.

Bir kere laf insanın içini gıcıklıyordu: “Kuantum ekonomisi, edebiyatı, sosyolojisi vb.”

O zaman, nasıl ki atomaltı parçacıklar dünyasında bazı şeyleri açıklayabilmek için zaman ve mekan konusunun ikisini birden yaşamak her zaman mümkün olamayacağına göre, bu neden atomüstü dünyada olmasındı? Demek ki, bundan sonra yaşamı açıklamanın yolu pozitif bilimler değil, bizatihi kuantum yasaları, yani başka bir deyişle dogmalar olmalıydı. Yani bir olay bir yerde başka, başka bir yerde bambaşka ve aynı anda olabilirdi.

Bunu deneysel bilimlerde değil, sosyal bilimlerde uygulamaya kalktıklarına dikkatinizi çekerim.

Son aşama ise, siyasi yaşamdı ve belirsizlikler kuramı orada daha da geçerliydi. Devrim olabilirdi ama karşı devrim de aynı anda gerçekleşebilirdi ve hatta üçüncü bir yol hiçbir şey olmayabilirdi.

Saçmalığın en üst boyutuydu bu, ama dünyada pek tutmadı. Higgs Parçacığı ise, bu işle uğraşanları tamamen umutsuz bir kuyuya itti sayılır.

Dogmalar, iki bin yıldan fazladır değişmeyen kurallar koymuş ve bizim de o kurallar içinde yaşamamızı istemişti. Dünya, egemenlerin kafa yapısı, bilinç düzeyi ve daha da önemlisi ekonomik çıkarlarıyla yönetildikçe bilime hiç ihtiyaç yoktu. Sanat olabilirdi, ama onu da belirleyen egemen kültür olacaktı. Sizi eğlendirecekti, ama düşünmenizi engelleyecek her türlü “argümanı” da kullanacaktı.

İşte televizyonlara çıkıp da bize sürekli “belirsizlik” martavallarıyla “kaderden kaçınılmazı” ya da “kaderin birkaç versiyonu olduğunu” anlatan, bilimin ise insanın mutluluğunu engelleyen gelişmelere imza attığını savunan birçok “seçkin” görüşün yırtınırcasına dogmaları savunmasının altında yatan bu.

Bence George Orwell, koluna Defoe ve Soljenitsin’i de alarak, gerçekten bu görüşü savunanları ayakta alkışlardı, tek farkla: Protesto etmek için.